3.23 Mum yanınca niçin geriye bir şey kalmıyor?
Gerçi şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar, hatta
jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin demirbaşı olmuştur. Onu
o kadar hayatımızın olağan bir parçası olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit
çaktığımızda onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye gittiğini
düşünmeyiz bile.
Tarihi çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü vardır. İnsanda
romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm dinlerde ruhani bir yeri de vardır. Ayin
ve adakların vazgeçilmez malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir.
Mısır'da ve Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar
bulunmuştur ama en yaygın kullanışı ortaçağda Avrupa'da olmuştur. Tarihi bu
kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini yitirmeyen ve çok yaygın olarak
kullanılan başka hiçbir şey yoktur.
Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit
değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören,
bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil. Fitilin
emici özelliği çok önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu
özellik gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı prensiple
çalışırlar.
Elinize herhangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda suyun
sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı çıktığını renginin
koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte fitil de mumun üst kısmında alevden
dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın
devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun
kendisidir.
Parafin balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup iyi bir
yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca, mumun en üst tabakasının da
erimesine ve dolayısıyla mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz.
Fitil, bu erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin
sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun katı kısmı
olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek bir şey kalmaz.
Mum yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan bir yan
ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan yapılan 'stearin'
kullanılır. Günümüzde en fazla kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde
ediliyor. Mumlar çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her
şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda da
parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırılırlar.
3.24 Yazın niçin açık renk giysiler giyiyoruz?
Yaz günleri, güneşli sıcak günlerde genellikle beyaz veya açık renkli giysiler
giyeriz. Beyaz renk güneş ışığı içinde bulunan bütün ışınları yansıtır yani bütün
renklerin birleşimidir. Siyah renk ise tam aksine bütün ışınları emer. Siyah renk
üzerinde hiçbir ışın yansımaz, yani aslında siyah bir renk değildir, renksizliktir.
Siyah renkli kumaşlar ışığın hepsini tuttuklarından, beyaz kumaşlara göre
tenimizi 5 derece daha sıcak tutarlar. Peki öyleyse Sina çöllerindeki bedeviler
niçin siyah renkte giysi giymeyi tercih ediyorlar? Çünkü siyah renkli giysi,
kumaş ile tenin arasındaki havayı ısıtıyor ama aynı anda bir havalandırma
mekanizmasının da çalışmasını sağlıyor. Bu ısınan havanın yerini alan hava
bedevilerin serinlik hissi duymalarını sağlıyor.
Siyah giysiler güneşin tüm ışınlarını tenimize geçirirler ama beraberlerinde
enfraruj ışınlarını da. Bu nedenle çok güneşli bir günde açık renk giymek
kesinlikle faydalıdır. Kapalı bir yerde ise enfraruj ışınları nüfuz edemeyeceği için
siyah rengin ısıyı daha fazla iletmesi avantaj yaratabilir. Belki de dışa beyaz, içe
siyah giymek, giysi, ten ve hava arasındaki ısı alışverişi için en ideal
kombinasyondur. Tabii kışın da tam tersi.
Kışın üst üste giyinmenin asıl faydası iki giysi arasında hava tabakası
oluşmasıdır. Bilindiği gibi hava iyi bir izolatördür. Yani ısı iletkenliği iyi değildir.
Bu şekilde güneşin ışığı tutulduğu gibi vücuttan da ısı kaybı olmaz. Yani kışın
iki kat giyinildiğinde dıştakinin siyah, içteki giysinin ise beyaz renk olması
gerçekten faydalıdır.
3.25 Camın arkasında güneşte bronzlaşabilir miyiz?
Hayır. Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş ışığının içindeki
ültraviyole (UV) ışınlarıdır ki bunlar camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen,
yüksek enerjili, kısa dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin
ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir havada, güneş tam
karşıdan gelirken araba kullandığımızda yüzümüz değil de açık olan pencereye
yaslı kolumuz kızarır.
Bizim bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz, derimizin
güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında 'derma' diye bilinen cildimizin
ikinci tabakasındaki pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV
ışınlarına maruz kaldıklarında 'melanin' denilen daha koyu pigmentlerin
miktarını artırırlar. Bu koyu pigmentler derimizin üst tabakalarına gelirler ve
böylece derimizin rengi koyulaşır.
Melanin, UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması,
vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak içindir. Ama bir
noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin altında ne kadar yanmış olursak
olalım, derimizin rengi ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, yine de güneş ışığının
içindeki UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.
Aşırı UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol açabilir. Her
yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir. Özellikle gençler arasında
giderek artmaktadır. Gerçi bu tür, genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama
ciğere veya beyine yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.
Çok güneşli havalarda UV ışınlarından korunmak, şapka ve gözlük takmak
tavsiye edilir. UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır. Unutmayalım ki,
vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır. Güneşe çıkmak zorunda
kalmayacaksa koruma faktörü yüksek krem ve yağlar kullanılmalıdır.
UV ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da çare değildir.
İnsan gölgede de yanabilir.
Güneş enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde 3
kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı enerji, Hiroşima
üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği enerjiye eşittir. Bombadan
enerji bir anda boşaltıldığından, şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.
3.26 Elektrik insanı nasıl çarpıyor?
İnsanların elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline gelmelerinden oluyor.
Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği iyi iletirler. Vücudumuzu içi sıvı dolu bir
kap olarak düşünürsek, bütün koruma görevi derimize kalıyor. O da
vücudumuzun her tarafında aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor,
hele üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.
Evlerimizde 220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar ilginçtir ki, bir
elektrik akımının insana en tehlikeli frekans aralığı 50 - 60 Hz.dir. Elektrik
akımını evimizdeki su tesisatına benzetebiliriz. Suyun basıncı neyse 'Volt'ta
odur. 'Amper' de suyun miktarının karşılığıdır.
Elektriğe çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride yaralar oluşur ve
elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer. Derimizden geçen elektrik akımı
derhal sinir sistemimizi etkiler. Beyindeki nefes alma merkezini felç eder, kalbin
ritmini bozar hatta durmasına neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu
genellikle kalp durması olduğu için ilk yardım da ona göre yapılmalıdır.
Elektriğe nereden çarpıldığımız da önemlidir. Elektriğin elden ele veya elden
ayağa geçmesi aradaki hayati organlarımıza zarar verebilir.
Elektriğe çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriğimizdir. Sinir
sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız elektrik karşılaşıp iç içe
girince vücudumuzda kasılmalar ve titremeler yaratıyor.
Elektrik çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin yani amperin önemli
olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda elektrik mühendisleri ile fizikçiler arasında
görüş ayrılığı var. Zaten elektriğin kendisinin de tam bir tanımı yapılmış veya
tek bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.
Elektriğin öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı olduğunu öne sürenlere
göre akım doğrudan kalbi etkiliyor. Bu düşünüşe göre l ila 5 miliamper akımın
vücutta hissedilme seviyesi; 10 miliamperde acı başlıyor; 100 miliampere gelince
sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300 miliamperde şok oluşuyor. Tabii bütün
bu değerlendirmeler tam bir bilimsel sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun
içinde iseniz, cereyan tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil
mikroamper seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.
Elektriğe çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının geri kalan kısmını
bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da
olsa sinir sistemi üzerinde hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka
girenlere de, kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.
4.01 Ağrı nedir?
Ağrı olayı, ince sinir sistemimizle, beyin, kas sistemimiz ve dolaşım sistemimizle
doğrudan ilgilidir. Ancak bu iletişimin sırları tam olarak çözülebilmiş değildir.
Ağrı, doktorun hastalığı teşhis etmesine yardım eder, öyleyse faydalıdır. O
zaman kadınlar niçin ağrılar içinde doğum yapar? Niçin çok ciddi bazı
hastalıklarda ağrı hiç ortaya çıkmaz?
Ağrılar dört sınıfa ayrılır. İlk ikisi toplumca bilinen klasik ağrılardır. İlki,
Parmağımıza inen bir çekiç darbesi sonucu duyulan ağrı. İkincisi vücudumuzun
içinden kaynaklanan, romatizma, migren vb. ağrılar. Üçüncü sınıf ağrılar, tuhaf
ve mantıkdışı görülen ve olaydan çok uzun bir süre sonra ortaya çıkabilen
ağrılardır.
Örneğin, bir kolun kesilmesinden yirmi yıl sonra olmayan kolda ağrı hissedilmesi
olayları ile karşılaşılmıştır. Dördüncü sınıf ağrılar ise, doğrudan kişinin ruhsal
hali ile ilgili olan hayali ağrılardır. Nedeni hayali de olsa ağrı gerçektir. Bu tip
ağrıların yüzde 30'unun ilaç niyetine verilen etkisiz maddelerle giderildiği
bilinmektedir.
Baş ağrısını ise diğerlerinden ayrı bir yere koymak gerekir. Yapılan
araştırmalara göre, baş ağrılarının yüzde 90'ı kas ağrılarıdır. Ağır bir el çantası
ya da omuz çantası taşımak, telefonu çenenin altına sıkıştırarak konuşmak,
başın öne eğik olduğu konumda sürekli daktilo yazmak ve okumak gibi
hareketlerin boyun ve baş kaslarını etkilemesi, baş ağrılarının en yaygın
nedenlerini oluşturmaktadır.
Tarih boyunca ağrıyı gidermek için, sıcak su, kızgın demirle dağlama gibi başka
bir ağrı uygulama da dahil olmak üzere çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Bunların
ortaya koyduğu en önemli yarar, ağrının, oluşum ve engelleme mekanizmasının
omurilikte değil, beyinde bulunduğunun saptanması olmuştur.
En kuvvetli bir ağrının bile gerilim durumunda veya tam tersi olan uyku halinde
ortadan kalkması, ağrının denetiminde beynin ne kadar büyük bir rolü olduğunu
gösterir. Örneğin kimi kazalardan sonra kendileri ile konuşulan yaralı
kazazedelerin hiç acı duymadıklarını söyledikleri çok görülür.
Ağrı üzerinde en etkili iki ilaç, haşhaştan elde edilen morfin ile söğüt
kabuğundan elde edilen aspirindir. Bu maddeler ağrılı duyuyu uyarmak yerine,
ağrının hissedilmesini engeller. Ağrı özellikle insanları ilgilendirir. Bize ağrı
çektiren olayların çoğu hayvanlarda görülmez.
4.02 Nasıl sarhoş olunuyor?
İlk yudumla birlikte, alkol ağız ve yemek borusu ile temas ettikten sonra, ciddi
miktarda kana karıştığı ilk durak olan mideye gelir. Ancak alkolün kana
karışması en çok ince bağırsaklarda olur.
Büyük bir kısmı ince bağırsaklarda kana geçen alkol, derhal merkezi sinir
sistemimizi etkilemeye başlar. Birkaç dakika sonra beyne geçerek sinir
hücrelerini etkiler ve mesaj iletimini yavaşlatır.
İçmeye devam edilirse, beyindeki görme, denge, konuşma ve muhakeme ile ilgili
sinir merkezleri etkilenmeye başlarlar. Bu arada alkolün baskılayıcı etkilerini
yenebilmek için, kalp kası zorlanır ve nabız artar.
Biraz daha içilirse şuur kaybı meydana gelebilir. Daha da devam edilirse,
alkolün kandaki oranı alkol zehirlenmesi seviyesine ulaşır, solunum yetmezliği
nedeni ile ölüm kaçınılmaz olur.
Alkol oldukça yavaş yakılır. 100 gram saf alkolün vücutça yakılması yaklaşık 10
saat sürer.
Karaciğerde yakılan her bir gram alkol için 7.1 kilokalori açığa çıkar. Yapılan
araştırmalara göre ABD'de insanlar genel olarak kalori ihtiyacının yüzde 10'unu
alkolden karşılamaktadır. Alkoliklerde bu oran yüzde 50 olup ciddi beslenme
bozuklukları görülür.
Alkol karaciğer yetmezliği yanında, kalp hastalığı ve kanser riskini de artırır.
Beyinde hücre kaybına yol açar, uzun sürede beyin hücrelerindeki dejenerasyon
artar, psikiyatrik bozukluklar başlar.
Ama alkolün en büyük etkisi, sağlığı bozmasının yanında, aileleri ve
arkadaşlıkları parçalaması, hapishane ve hastaneleri doldurmasıdır. Haydi,
şerefinize!
4.03 Vurgun yemek nasıl olur?
İnsanlar yüzyıllardır su altına sadece zevk veya merak için değil, inci, mercan,
sünger gibi şeyleri çıkarıp, geçimlerini sağlamak için de dalmışlardır.
Deniz seviyesinde hava basıncı l atmosferdir. İnsan vücudunun solunum ve
dolaşım sistemi bu basınca ayarlıdır. Ancak suyun içinde, derine gittikçe, her 10
metrede basınç l atmosfer daha artar. 30 metre derinlikte su basıncı 3
atmosferdir, yani bu derinlikte vücudumuzun her santimetrekaresine suyun
yaptığı basınç, yüzeye oranla üç mislidir.
Hiçbir gereç kullanmadan, 30 metre derinliğe inildiğinde, akciğer kapasitesi
dörtte birine düşer, kan basıncı artar, vücut ısısı düştüğünden kalbin atış hızı
artar, bilinç bulanıklığı başlar. Bu nedenle yardımcı gereç kullanmadan 30
metrenin altına inmek tehlikelidir.
Ancak tüple dalışın da kendine özgü sorunları vardır. Derinde dış basıncın
yüksek olmasından dolayı tüpten solunan havanın içindeki oksijen, azot gibi
gazlar, dokulara daha küçülmüş bir hacimle dağılırlar.
Eğer su yüzeyine süratle çıkılırsa, basıncın azalmasıyla bu gazlar da süratle
genleşir. Oksijen dokularda kullanıldığından sorun yaratmaz, ama özellikle azot
gazı damarlarda süratle genleşerek, damar tıkanıklığı, akciğer yırtılması ve
hatta felç gibi önemli vücut hasarlarına yol açar.
Bu şekilde vurgun yiyenler, süratle basınç odalarına alınırlar. Burada tekrar
vurgun yediği derinlikteki basınç verilir ve dengeli olarak azaltılır. Bir başka
önlem de vurgun yiyeni, aynı derinliğe tekrar indirmektir.
Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta belirli derinliklerde
beklenmelidir. İdeal çıkış hızı dakikada 20 metre olup, pratikte eğitmenler bunu
dalgıç adaylarına 'yüzeye gelen en küçük bir hava kabarcığından daha hızlı
çıkma' şeklinde öğretirler.
4.04 Neden esneriz?
Sadece uykumuz gelince mi esneriz? Esneme bulaşıcı mıdır? Aslında esnemenin
ve fizyolojisinin ardında yatan gerçek hala tam olarak bilinememektedir.
Önceleri esneme, insanın yorgun olduğu zamanlarda kandaki oksijen miktarını
artırmak için vücudun yaptığı bir solunum sistemi refleksi olarak
düşünülüyordu. Yapılan deneylerin sonucunda, esnemenin, solunum olayına kısa
bir destek verdiği, ancak onun önemli bir fonksiyonu olmadığı tespit edilmiştir.
Hem burnumuzla, hem de ağzımızla nefes alabilmemize rağmen, kapalı ağızla
esnemek mümkün değildir. En çok ve sık esnemenin olduğu zaman, sabah
uykudan kalkma vaktidir. Ortalama bir esneme 6 saniye sürer.
Sadece insanlar değil, kediler, kuşlar, fareler ve birçok canlı türü de esner. Ancak
farklı türlerdeki bu davranış biçimi, aynı fonksiyona yönelik olabilir mi? Örneğin
insanların gülme olarak yaptığı yüzdeki kas hareketi diğer bazı canlılarda
korkunun ifadesi olabilmektedir.
Yapılan araştırmalarda, hayvanların daha çok dikkat gerektiren bir olayı
karşılama sırasında esnedikleri, insanların ise, tersine dış uyarılarda azalma
olduğunda esnedikleri saptanmıştır.
Derslerde canı sıkılan öğrencilerin değil de, canı sıkıldığı halde uyumamaya
çalışanların daha çok esnedikleri gözlemlenmiştir. Bir diğer görüşe göre de,
sınava girecek bir öğrencinin veya yarışa girecek bir atletin çok esnemesinin
sebebi, organizmanın kendini sakinleştirmesidir.
Esneme de gülme gibi bulaşıcıdır. Esneyen kişinin yüz hatlarında meydana gelen
şekillenmenin, diğer insanlar üzerinde esnemeyi teşvik edici bir etki uyandırdığı
tahmin ediliyor. Yani nasıl yemek yiyen bir insanı görünce acıkırsak, onun gibi
bir şey.
Esnemenin bulaşıcı olduğunu ileri süren bir görüşe göre ise ilk insanlardan
kalma bir davranış olarak esnemekteyiz. İlkel atalarımız akşamları ateşin
etrafında topluca otururken grubun lideri tüm dişlerini göstererek esner,
oturumu kapatır, artık gecenin başladığı, herkesin sabaha kadar yatması ve
hareket etmemesi gerektiği sinyalini verirdi. Grubun diğer üyeleri de esneyerek
görüş birliği içinde olduklarını beyan ederlerdi.
Günümüzde bu iş için daha karışık teknolojiler kullanılıyor. Baba televizyonu
uzaktan kumanda ile kapatıp koltuğundan kalkıyor. Bu nedenle günümüzde
esnemenin hiçbir faydası görülmemektedir ve önümüzdeki bir milyon yıl içinde
ortadan kalkacağı sanılmaktadır.
4.05 Niçin yaşlanıyoruz?
Her insan vücudu zaman geçtikçe yaşlanır. İnsan ömrü her kişiye göre farklı
olmakla birlikte günümüzde ortalama 75 yıla ulaşmıştır.
Bilimciler insanların 150 yıla kadar yaşayabileceklerine inanıyorlar. Bugüne
kadar kayda geçen en uzun insan ömrü, Japon Shigechiyo Izumi'ye aittir. Bu kişi
120 yıl 237 gün yaşamıştır.
İnsanların büyümesi, yaşlanmaları ve ölmeleri üzerine çeşitli teoriler var. Bir
teoriye göre, Ömrümüz süresince biyolojik aktivitemizde ortaya çıkan bazı
kimyasal reaksiyonlar, gün geçtikçe başta böbrek ve kalp olmak üzere sağlıklı
hücrelerimize zarar vermektedir.
Bir başka teoriye göre ise, genetik programlamamızla ömrümüz önceden
belirlenmiştir. Program, hücrelerimiz üzerinden yaşlanmamızı kontrol ediyor,
yeterli sayıda hücre öldükten sonra organlar gereken düzeyde çalışmıyor ve
insan ölüyor. Ancak ilk çağlarda insan ömrü ortalama 30-40 yıl iken günümüzde
75 yıla ulaşması, bu savı çürütmektedir.
Bu amaçla bilimciler, meyve sineklerinin genleri ile oynayarak daha uzun
Ömürlü sinekler yaratmayı başarmışlardır. Bu uzun ömürlü sineklerin
diğerlerinden farkları oksitlenmeyi önleyen enzim nedeniyle, savunma
sistemlerinin daha güçlü olması ve yağ depolama kabiliyetleri bakımından açlığa
dayanıklı olmalarıdır.
Meyve sineği üzerinde yapılan araştırmalar, insan ömrü konusunda ciddi bir
ipucu verememiştir, ancak genetik bakımdan insanlara daha yakın olan fareler
üzerinde yapılan çalışmaların daha gerçekçi bilgiler verebileceği sanılmaktadır.
Bir başka saptama da, metabolizması yüksek, yani oksijeni çok hızlı yakan
canlıların, yavaş yakanlara göre daha az yaşadıklarıdır. Örneğin, farelerin
metabolizmik hızları insandan daha yüksektir, ama nadiren 3 yıldan fazla
yaşarlar.
Son zamanlarda adlarından sıklıkla söz edilen E ve C vitaminlerinin de,
antioksidan grubunda yer alarak, yaşlanmayı çok az da olsa geciktirdikleri
gözlemlenmektedir.
İnsan vücudunda, hücrelerin bölünerek, yeni hücre oluşturabilmelerinin de
sayısı sınırlıdır. Sonuna kadar bölünebilen tek hücre kanser hücresidir.
Dolayısıyla aslında kanserin sırrının çözülmesi insanın yaşlanma olgusuna da
ışık tutacaktır.
4.06 Niçin gıdıklanıyoruz?
Gıdıklanmak rahatsız edici olduğu kadar eğlendiricidir de. Başkaları tarafından,
hatta bazen dokunulmadan gıdıklanırız, ama kendi kendimizi gıdıklayamayız.
Bazıları gıdıklanmaya karşı çok hassasken bazıları etkilenmez bile.
Bir insan gıdıklanınca, derinin yüzeyinde bulunan küçük sinir lifçikleri harekete
geçer. Özellikle tüyle okşama, böcek yürümesi gibi olaylara hassas olan bu
lifçikler, sinyalleri beyne gönderirler. Ancak araştırmacılar bu sinyallerin
beyinde nereye kaydedildiğinden emin değiller. Beyinin gıdıklanmaya tepkisi,
kaşınmaya olan tepkisi gibi, gönülsüz yapılan bir tepkidir.
Gıdıklama ile kan basıncı artarken, nabız ve kalp atışı hızlanır, beynin
uyanıklığı fazlalaşır. Gıdıklanmanın fiziksel olduğu kadar psikolojik yanı da
vardır. Gıdıklanma başlangıçta zevkli olabilirse de sürdürüldüğünde korku ve
paniğe dönüşebilir.
İnsanların daha çok gıdıklandıkları yerler, ayak altı, avuç içi ve koltuk altı gibi
bölgelerdir. Bunun nedeni, buraların çok hassas bölgeler olmalarıdır.
İnsan beyni vücuda gelen uyarıların hangisinin insanın bizzat kendisinden,
hangisinin dışarıdan geldiğini ayırt eder ve ona göre öncelik verir. Örneğin,
elimizin yanması gibi acil refleks gerektiren dışarıdan gelen uyanlara öncelik
verir. Bu nedenle bir başkası tarafından gıdıklandığımızda reaksiyon gösteririz
ama kendi kendimizi gıdıklamaya çalıştığımızda beyin bu noktalardaki
hassasiyeti azalttığından gıdıklanamayız.
4.07 Renklerden nasıl etkileniriz?
Renklerin insan davranışını ve psikolojisini önemli ölçüde etkilediği bugün
kesinleşmiştir. Kanada'da bir okulda yapılan deneyde, odaların renk ve ışık
düzenlerinin değiştirilmesi ile bazı öğrencilerin zeka düzeylerinin ve disiplin
sorunlarının olumlu biçimde etkilendiği tespit edilmiştir. Ancak insan gözünün
ışık ve rengi algılayan ağ tabakasının görme sinirleri vasıtasıyla bunu beyne
ilettikten sonra beyinde nasıl fizyolojik etkiler yarattığını renkbilimciler henüz
açıklayamıyor.
Aslında gözümüze gelen görüntü iki çeşit görme hücresi aracılığı ile taranır.
Silindir veya çomak şeklinde olanlar ışığı, koni şeklinde olanlar ise rengi algılar.
Gözümüzde 7 milyon konik ve 100 milyon kadar silindirik hücre vardır.
Renge duyarlı konik hücreler ağ tabakasının ortasında, ışığa duyarlı silindirik
hücreler ise kenarında daha yoğundur. Bu nedenle gece gökyüzünde gözümüzün
kenarından gördüğümüz bir yıldızı, ona doğrudan bakınca göremeyiz. Çünkü
burada ışığa hassas silindirik hücreler daha az olduğundan görüntü kaybolur.
Aynı şekilde gözümüzün kenarıyla baktığımız şekillerde renkler kaybolur.
Yapılan deneylerde, pembe renge bakan kişilerin rahatladıkları, kırmızı, turuncu
ve sarı gibi sıcak renklere bakanlarda tansiyonun yükseldiği, nabzın ve
solunumun hızlandığı, terlemenin çoğaldığı, mavi rengin ise tam tersi etki
yarattığı belirlenmiştir.
Araştırmalar insanların en çok mavi rengi sevdiklerini, bunu kırmızı ve yeşilin
takip ettiğini göstermektedir. Erkekler yeşil, deniz mavisi, turuncu ve koyu mor
renkleri tercih ederken, kadınlar firuze yeşili, açık mavi, pembe gibi açık-uçuk
renkleri, çocuklar ise mavi, kırmızı, yeşil, sarı ve turuncu gibi canlı renkleri daha
çok sevmektedirler.
Bir binada sarı renge boyanmış bir tavan, odayı daha yüksek, sarı renkli
duvarlar ise daha geniş gösterir. Kliniklerin sıcak renklere boyanması, beyaz
rengin hastalarda yarattığı hüzün duygusunu azaltır. Ayaküstü hazır yiyecek
satan dükkanların duvarları iştah açtıran portakal rengine boyanırken yarış
arabalarında kırmızı veya turuncu-sarı renkler tercih edilir. Aslında bir renk
olmayan, daha doğrusu renksizlik olan siyah da makam araçlarının klasik
rengidir.
Kırmızı renk kan rengidir, asırlar boyu tehlikenin ve tahribatın simgesi
olmuştur. Trafik ışıklarında 'dur' sinyali olarak kullanılmasının nedeni de budur.
Ameliyathanelerde, bulaşan kan rengini belli etmeyeceği için mantıken kırmızı
giysi kullanılması gerekirken, teskin edici mavi ve yeşil renkler tercih edilir.
4.08 Saçlarımız niçin uzuyor?
Çünkü aksi takdirde berberler işsiz kalırdı! Ha, ha! Şaka bir yana
vücudumuzdaki kılların çok önemli görevleri vardır. Saçlarımız başımızı yazın
güneşten, kışın soğuktan korurlar. Kaşlarımız terimizin, kirpiklerimiz küçük
parçaların gözümüze girmelerine engel olurlar. Burun ve kulaklarımızdaki kıllar
tozların girmesini önler. Vücudumuzdaki diğer kıllar ise derimizi serin tutar, ısı
kaybını önler.
Bizler sadece saçımızın, sakalımızın, koltukaltlarında ve genital bölgelerimizdeki
kılların uzadığını, kollarımız, bacaklarımız ve diğer yerlerdeki kıllarımızın
uzamadığını düşünürüz. Gerçekte saçımız da uzamasını bir süre sonra durdurur
ama bunun için bayağı uzun bir süre geçer.
Vücudumuzdaki kılların her biri topraktaki çim gibi, derimizin altındaki kendi
torbasında yetişir ve büyür. Bu torbalardaki yeni saç hücreleri kılların köklerini
oluşturur. Yeni hücreler oluştukça, eskilerini torbalardan dışarı iterler ve bu
hücreler dışarı itildikçe canlı olma özelliklerini kaybederler, yani ölürler ve de
kıllarımızın ve saçlarımızın bizim görebildiğimiz kısmını oluştururlar.
Vücudumuzun hangi kısmında olduklarına bağlı olarak, kıl torbasında belirli bir
sürede yeni kıl hücreleri üretilir. Bu süreye 'büyüme süreci' denir. Sonra büyüme
bir süre için durur. Buna da 'durma süreci' denir. Bu sürecin de sonunda kılların
yine büyüdüğü 'büyüme süreci' gelir ve bu böyle devam eder, gider.
Durma sürecinde kıl kopar ve alttan gelen bir yenisi yerini alır. Yani bir kılın
veya saç telinin ulaşabileceği en uzun boyutu bu büyüme sürecinin uzunluğu
belirler. Kollarımızdaki kılları oluşturan hücrelerin büyüme süreci birkaç ay
olarak programlanmıştır. Bu nedenle kıllar kısa bir süre içinde uzar, bir
santimetre civarında bir uzunluğa geldiklerinde artık uzamazlar, belirli bir
sürenin sonunda da alttan yenileri gelir.
Diğer taraftan saçlarımızın büyüme süreci iki seneden altı seneye kadar değişir.
Eğer kesmezseniz bir metre hatta daha da fazla bir uzunluğa ulaşabilir.
Saçlarımız üç aylık bir uzamanın ardından bir durma evresi geçirir ve bu sırada
alttan gelen yeni saçlar eskilerini atar, yani dökülmelerine sebep olur. Bunu
banyo yaptıktan sonra lavaboya dökülen saçlarınızdan anlayabilirsiniz. Bu yolla
bir insan her gün 70-100 arasında saç teli döker.
Saç ve kıllarımızın her birinin büyüme ve durma süreçlerine başlama zamanları
farklı olduğu için, hepsi birden aynı anda dökülmediklerinden devamlı olarak
başımızda saç, vücudumuzda kıl olur. Hayvanlarda bu süreçler aynı zamanda
başlayıp bittiğinden onlar yılın belirli zamanlarında tüylerini dökerler.
4.09 Niçin uyuyoruz?
İşte hayatımızla ilgili son derece önemli bir soruya bir sürpriz cevap daha! 'Hiç
kimse bilmiyor.' Cevabın kolay olduğunu, uykuda enerjimizi şarj ettiğimizi
söyleyebilirsiniz, ama bilimsel araştırmalar bunu göstermiyor. Yapılan
araştırmalarda, İngiltere'de 70 yaşında bir kadının, her gece bir saat uyuyarak,
hatta bir keresinde 56 saat uyanık kaldıktan sonra sadece l,5 saat uyuyarak
ertesi gün tam performans ile hayatını sürdürebildiği gözlemlenmiştir.
Aslında normalde, hepimizin bildiği gibi, bir gece dahi uyumasak, ertesi gün
adrenalin nedeni ile bütün aktivitelerimiz yavaşlamaktadır. İki gece üst üste
uyumayan insanda ise durum daha kötüdür. Dikkat ve konsantrasyon düşer,
hatalar artar.
Üç günden sonra insan hayal görmeye başlayabilir, düşünce berraklığı kaybolur.
Daha sonra ise artık insan gerçekle ilişkisini keser. Fareler üzerinde yapılan
deneylerde bir canlıyı uyanık tutmaya çalışmakla ölümüne neden olunabileceği
ispatlanmıştır.
Ayrıca arka arkaya geceleri yetersiz uyuyanlarda da benzeri problemler
gözlemlenmiştir. Uyku süresince oluştuğu gözlemlenen diğer iki olaydan biri
çocukların büyüme hormonlarının gelişmesi, diğeri ise bağışıklık sistemimiz için
gerekli olan kimyasalların salgılanmasıdır.
Fakat soru hala yerinde duruyor! 'Niçin uyuyoruz?' Kimse bilmiyor. İşte size
çeşitli teoriler.
Uyku, insana kaslarını ve diğer dokularını onarma, yaşlanan veya ölen
hücrelerini yenileme şansı verir.
Uyku, insan beynine hafızasındaki bilgileri düzenleme, gereksizleri unutma ve
arşivleme şansı verir. Rüyalar da bu işlemin bir parçasıdır.
Uyku, enerji tüketimimizin miktarını azaltır. Bu nedenle günde 4-5 kez yerine üç
öğün yemekle yetinebiliriz. Gece karanlığında zaten hiçbir şey
yapamayacağımızdan, anahtarı kapatarak enerji tasarrufu yaparız.
Uyku, bütün gün çalışan beynin bir şarj süresi olabilir. Diğer organlardaki enerji
harcanmasını kısarak, beyin hücre aktiviteleri için gerekli olan enerjiyi
artırabilir.
Uyku hakkında tüm bildiğimiz, geceleri iyi bir uyursak, sabahları kendimizi iyi
hissettiğimiz, hem vücudumuzun, hem de beynimizin yeni bir gün için kendisini
tazelediği olgusudur.
4.10 Uyku nedir?
Uyku insan hayatında sırrı tam olarak çözülememiş enteresan bir olaydır.
Uykunun nasıl olduğunu bir bakıma hepimiz biliriz. Uyuyan bir insanda
aşağıdaki durumlar gözlemlenir;
o Yatarak uyur.
o Gözleri kapalıdır.
o Çok yüksek bir ses olmadıkça, hiçbir şeyi işitmez.
o Daha yavaş ve ritmik olarak nefes alır.
o Adaleler tamamen gevşemiştir. (Eğer bir koltukta otururken uyumuşsanız,
derin uykuda koltuktan düşebilirsiniz.)
o Bir veya iki saatte bir kendi vücudunu elleri ile kontrol eder.
Bunlara ilave olarak kalp atışı yavaşlar ve beyinde rüya denilen çok ilginç
olaylar oluşur. Diğer bir deyişle uyuyan insan çevresinde oluşan şeylerin çoğuna
ilgisizdir. Uyuyan bir insan ile komada olan bir hasta arasındaki en önemli fark,
uykuda olanın yeterli bir dış müdahale ile uyandırılabilmesidir.
Vahşi doğada yaşayan hayvanlar için bu düzgün ve etrafa ilgisiz, yaklaşık sekiz
saatlik uyuma periyodu pek mümkün görünmemekte, bu durumun insanın
evrimi süresince oluştuğu sanılmaktadır.
Sürüngenler, kuşlar ve memeliler hepsi uyurlar. Onlar da uykularında kısa
süreler için de olsa çevreleri ile ilişkilerini keserler. Bazı balıkların ve kurbağa
gibi hem suda, hem de karada yaşayanların da belirli sürelerde aktivitelerini
yavaşlattıkları, fakat hiçbir zaman çevre ile ilgilerini kesmedikleri biliniyor.
Böceklerin ise uyuyup uyumadıkları bilinmiyor, ancak onların da bazıları gece,
bazıları gündüz hareketsiz kalıyor.
Beyin dalgaları üzerine yapılan çalışmalar sonucu, sürüngenlerin rüya
görmedikleri, kuşların çok az, memelilerin ise hepsinin uykularında rüya
gördükleri saptanmıştır. İlginç olan noktalardan biri şu ki, inekler ayakta
uyurken değil de, yatarken rüya görebilmektedirler.
Hayvanların uyku süreçleri de farklıdır. Örneğin insan bir kere ve uzun süre
uyurken, köpekler kısa aralıklarla bütün gün uyurlar. Hayvanların bazıları uyku
için geceyi tercih ederken, bazıları gündüzü tercih eder.
İnsanların uyku ihtiyacı yaşlandıkça azalır. Yeni doğmuş bir bebeğin uyku
ihtiyacı günde 20 saat iken, dört yaşında 12 saate, on sekiz yaşında 10 saate
düşer. Yetişkinler uyku için 7-9 saate ihtiyaç duyarlar ama, genelde 6 saat
yeterlidir.
4. 11 Vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?
Vücudumuzun ısısını korumasına kış aylarında üzerimize giysiler giyerek biz
yardımcı oluyoruz ama sıcak yaz aylarında üzerimizde çıkaracak bir şey
kalmayınca vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?
Sıcak yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu ile koruyor ve ayarlıyor.
Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir bez var. Adı da 'hipotalamus'. Ayrıca
derimizin altında yumak görünümlü 2 milyon ter bezi ve bu bezlerin her
santimetrekaresinde 400 ince kanal var.
Çevre ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini uyarır. Bu ter bezleri de ince
kanallar vasıtası ile, deri üzerine gözle görülemeyecek kadar az bir sıvı
salgılarlar. Cilt üzerine çıkan bu sıvı buharlaşırken vücudun ısısını da alır.
Aynen esen bir akşam rüzgarından, serinletici bir fandan veya kapı önüne
dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi gibi cilt soğur.
Gözle görülen ve görülmeyen olmak üzere iki çeşit terleme vardır. Nefes verirken
bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı gözle görülmez. Diğeri de yüzümüzde,
ensemizde ve özellikle koltuk altlarımızda yoğun olarak bulunan ter bezlerinin
salgıları sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun bir şekilde soğuması
sağlanmış olur.
Aynı çevre ısısında bazıları rahatsız olur ve aşırı terlerken, bazıları da bir
rahatsızlık belirtisi göstermez, hallerinden memnun otururlar. Kimileri sıcak yaz
günlerini severken, kimileri de kapalı, puslu kış günlerini sever. Peki, bunun
tıbbi bir açıklaması var mıdır acaba?
Tıbbi değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın vücut ısısı, daha
doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut ısısı aynı değildir. Vücudu 36
dereceye ayarlanmış bir insan, 38 dereceye ayarlanmış bir insana göre,
çevresindeki sıcaklık yükselmelerine daha hassastır.
Terleme ve dolaşım sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük derecelere
ayarlanmış insanlar, düşük çevre sıcaklıklarında kendilerini daha rahat
hissederler.
4.12 Alkolün ne kadarı trafikte zararlıdır?
Trafik denetlemelerinde yapılan alkol testinden ağza atılacak bir şekerle veya
sakızla kurtulmak mümkün değildir. Alkol aldığımızda veya sarımsak, soğan
benzeri keskin kokulu yiyecekleri yediğimizde nefesimiz kokar. İstediğimiz kadar
ağzımızı yıkayalım, dişlerimizi fırçalayalım, şeker yiyelim veya sakız çiğneyelim,
fark etmez bu kokuyu tam olarak gideremeyiz.
Bu kokuların nedenleri ağza veya boğaza bulaşan alkol, ağızda dişlerin arasında
kalan yiyecekler değildir. Onlar ağzın yıkanması ile giderilebilir. Bu kokular
mideden de gelmez, çünkü yiyecek gitmediği zamanlarda yemek borusunun ucu
hep kapalıdır. Tüm bu alkol ve kokulu yiyeceklerin molekülleri midedeki hazım
sırasında mide duvarından geçerek kana karışır. Böylece akciğerlere ulaşarak
nefesle beraber çevreye yayılırlar.
Trafik denetlemelerinde yapılan alkol testlerinde, nefesteki dolayısıyla kandaki
alkol miktarı ölçülür. Cihaza üflemeyle dışarı verilen havanın 2.000
santimetreküpü kanda bulunan alkol miktarını gösterir. Bu oran, alınan alkol
miktarının kişinin ağırlığına bölünmesi ve erkeklerde 0.7, kadınlarda ise 0.6
katsayısının çarpılması ile hesaplanabilir.
Bu katsayılar arasındaki farkın nedeni, aynı vücut ölçüleri ve yağ oranlarına
sahip bir kadın ve erkek üzerinde yapılan deneylerde, her ne kadar alkolün
yüzde 20'si midede, yüzde 80'i ince bağırsaklarda kana karışsa da, kadınlarda
alkolün midede daha az parçalanarak kana karışım oranının yüzde 30 daha fazla
olması, kadınların daha çabuk sarhoş olmaları ve sarhoşluğun daha uzun
sürmesinin gözlemlenmesidir.
Bir kadeh sek rakı veya iki bardak şarap kanda 40 gram alkol bulunması
anlamına gelir. Böyle bir doz 75 kilo ağırlığındaki erkekte 40((75XO,7)=0.76
gr/litre sonucunu verir ki, trafikteki yasal limiti aşar.
Bu miktarda alkolü 60 kilo ağırlığındaki bir kadın aldığında suçlu olur, çünkü
hesaba göre kanında 40( (60x0,6)= 1.1 gr/litre alkol çıkar.
İnsanlarda bir litre kandaki alkol oranı 0,5 gramı geçtikten sonra refleksler
yavaşlar, sürücü bilincine hakim olamaz. Bu da ciddi kazalara yol açar.
4.13 Banyodan sonra ellerimiz niçin buruşur?
Bütün vücudumuz, bir kısmı gözle görülebilen, büyük bir kısmı da ancak dikkatli
bakınca fark edilen kıl ve tüylerle kaplıdır. Bu tüy ve kılların dibinde 'sebum' adı
verilen yağ bezleri vardır. Bunların çıkardığı yağ, su geçirmez keratin bir tabaka
oluşturur ve suyun derimizden içeri girmesini önleyerek derimizi yumuşak tutar.
Belki de en çok kullanılan yerler olmaları nedeni ile vücudumuzda sadece
parmak uçlarımız ve tabanlarımızda kıl veya tüy yoktur. Dolayısı ile koruyucu
keratin tabaka da yoktur. Ayrıca parmaklarımızın uçları ve ayaklarımızın
tabanları kalın bir deri tabakası ile kaplanmıştır.
Parmaklarımızın uçları ve tabanlarımız suyun altında belli bir süre kalıp iyice
ıslanırsa, osmos denilen daha sulu bir maddenin daha koyu bir maddenin içine
girişi sonucunda derimizin altına su girer ve bu su burada kendine yer bulmak
ister. Ancak buradaki kalın derimizin genleşerek bu suya ayırabileceği fazla yeri
olmadığı için, aynen yazın çok sıcak havalarda yollardaki asfaltlarda olduğu gibi
eğilir, bükülür yani büzüşür.
4.14 Jet-lag olayı nedir?
Bütün hayvanların vücutlarının, uyuma, vücut ısısı, üreme zamanı gibi periyodik
fonksiyonlarını kontrol eden biyolojik bir iç saatleri vardır. Bu iç saatlerin çoğu,
kendi fonksiyonları için kendi zaman dilimlerinde çalışır, ancak ışık ve sıcaklık
gibi dış etkenlerden de etkilenir.
Eğer İstanbul'dan Newyork'a uçarsanız, sizin vücut saatiniz hala İstanbul'a
ayarlıdır. Örneğin İstanbul'dan saat 12:00'de havalanır, 8 saatlik bir uçuştan
sonra Newyork'a varırsanız, vücut saatiniz 20:00'dedir ama Newyork saat
13:00'ü yaşamaktadır. Vücudunuzun saati ortama göre 7 saat ileridedir.
Karnınız acıkacak, biraz sonra uykunuz gelecektir ama, akşam olmasına bile
daha 7-8 saat vardır,
İşte bu olaya jet-lag denilir. 'Lag'in İngilizce'de anlamı geri kalma, gecikmedir.
Bu durumda uçuştan sonra insanda yorgunluk duyulmakta, özellikle okuma,
araba kullanma ve iş görüşmeleri gibi konularda motivasyon ve konsantrasyon
eksikliği görülmektedir.
Dünya dönüşünü 24 saatte tamamladığından, dünya yüzeyi kuzeyden güneye her
biri l saatlik 24 zaman bölgesine bölünmüştür. Örneğin İstanbul ile Newyork
arasında 7 zaman bölgesi vardır ve aynı anda İstanbul'da saat 14:00 iken,
Newyork'ta sabah 07:00'dir.
N AS A'ya göre insan vücudunun biyolojik saatinin her bir zaman bölgesine, yani
bir saatlik bir zaman değişimine alışması bir gün almaktadır. Bu durumda
İstanbul'dan Ne w York'a gidince vücut kendini ancak 7 gün sonra adapte
edebilmektedir. Jet-lag olayı uçma mesafesine değil, kaç zaman bölgesinden
geçtiğinize bağlıdır. Aynı mesafe, aynı zaman bölgesinde kuzey-güney
mesafesinde gidilince jet-lag olayı görülmemektedir.
Jet-lag olayının doğuya doğru mu, yoksa batıya doğru mu seyahatte daha çok
görüldüğü tartışma konusudur. Şüphesiz bu insanların çoğunluğunun yapısına
ve yaşam düzeyine bağlıdır. Yapılan anketler sonucunda, çoğunluğun doğuya
doğru yapılan uçuşlarda daha çok rahatsız olduğu, insanın vücut saatini
hızlandırmada, yavaşlatmaya göre daha fazla zorlandığı görülmektedir.
Küçük çocukların pek etkilenmediği jet-lag olayından en çok etkilenenler ise
günlük yaşantısı düzenli ve rutin işler yaparak yaşayanlardır. Uçaktaki havanın
kuru olması, seyahat süresince hareketin kısıtlı olması, içki içilmesi, yeterli sıvı
içecek alınamaması, farklı iklimde farklı yemekler, insanlarda jet-lag'a karşı
direnç kırıcı diğer etkenlerdir.
4.15 Karagözlülerin çocuğu nasıl mavi gözlü olabilir?
Genlerin ana mekanizması çok basittir. Her anne ve baba iki tam gene sahiptir.
Ve bunlardan birini çocuğuna geçirir. Eğer anne ve babadan alınan genler aynı
ise, yani çocuk her iki taraftan da mavi göz genini aldı ise problem yoktur.
Çocuğun gözlerinin rengi mavi olacaktır. Ancak bir taraftan mavi göz, diğerinden
kahverengi göz genini aldı ise gözlerinin biri mavi diğeri kahverengi
olamayacağına göre bu genlerden biri üstün gelecektir.
İşte rakibine karşı daima üstün gelen bu genlere hakim (dominant) gen adı
verilir. İnsanlarda koyu renk göz geni hakim gendir. Yukarıda bahsi geçen
çocuğun gözleri kahverengi olacaktır. Mavi göz rengi gibi mücadeleyi kaybeden
gene de saklı (recessive) gen denilmektedir.
Anne ve babadaki her iki gen de hakim gen ise sonuç aynı olacaktır. Saklı gen bu
mücadelede ancak her iki tarafın geni de saklı gen ise galip çıkabilir. Uzun boy
ve kısa boy genlerinde hakim olan uzun boydur. Örneğin babada iki uzun boy
geni (U/U), annede ise iki kısa boy geni (k/k) varsa, her çocukta mutlaka bir uzun
ve bir kısa boy geni(U/k) olacak ve uzun boy hakim gen olduğundan her çocuk
uzun boylu olacaktır.
Bu çocuklar (U/k) gen yapılı biri ile evlenirlerse, çocukların her birinde
muhtemelen (U/U, U/k,'k/U, k/k) gen yapısı oluşacak yani üç çocuk uzun boylu
olurken bir tanesi kısa boylu kalacaktır. İnsanlarda kahverengi göz rengi, görme
yeteneği ve saçlılık hakim genler iken mavi göz, renk körlüğü ve kellik saklı
genlerdir.
Saklı gen çocuğun DNA sarmalında kalıp, onun çocuklarına da geçebilir. Babası
mavi, annesi kahverengi gözlü çocuk kahverengi gözlü olur ama mavi renk göz
geni saklı olarak durur. Kendisi ile aynı genetik yapıda biri ile evlenirse
yukarıdaki uzun boy-kısa boy örneğinde olduğu gibi anne ve baba kahverengi
gözlü olmalarına rağmen çocuklardan biri mavi gözlü olabilir.
Bu durum Mendel kurallarına uygun olup mavi gözlü çocukları olan kahverengi
gözlü anne ve babaların paniğe kapılmalarına ve ortada başka bir neden
aramalarına gerek yoktur.
4.16 Aynı anne ve babanın çocukları niçin farklı oluyor?
Çocukların oluşumunu anne ve babadan aldıkları kromozomlar belirliyorsa, her
insanda bir set kromozom varsa ve de bu kromozomlar zamanla değişmiyorsa,
aynı anne ve babadan olan çocukların da birbirinin aynı olması gerekmez mi?
Üreme konusunda tabiat müthiş şaşırtıcıdır. Tabiatta çocukların oluşumu ile
ilgili özel bir sistem dizayn edilmiştir.
Son yılların gözde konusu DNA ile ilgili olarak gazetelerde ve dergilerde çizilen
resimlerden belki dikkatinizi çekmiştir. Kadın veya erkek olsun her insanın bir
set kromozomu vardır ve her kromozom birleştikleri zaman 'X' harfini oluşturan
iki parçadan ibarettir. Bu ikili DNA'nın birbirine sıkıca sarılmış iki koludur.
Bir insanın kromozomunun, bu iki yakasından biri anneden, diğeri de
babasından gelir. Ortadan 'X' şeklinde bağlı bu yeni kromozomun her iki yarısı
da komple bir gen setini taşır.
Sperm, yumurta ile birleşerek yeni bir insanın oluşumunu sağlar. Sperm yeni
bebeğin kromozomunun bir yarısını taşır, yumurta diğerini. Esas soru şudur:
Sperm ve yumurtadaki DNA nereden gelmektedir? Babadaki her hücre,
birbirinin tamamen aynı 'X' şeklindeki kromozomları taşır. Anne için de bu
aynıdır. Baba ile annenin kromozomları da kendi anne ve babalarının
kromozomlarından gelmiştir. Ama hangi yarısı gelmiştir? İşte doğanın müthiş
düzeninin ipucu da buradadır.
Babada sperm hücreleri oluşurken, kendi anne ve babasının kromozomlarının
birer yarısını rasgele, yani bir kurala bağlı olmadan alır. Annenin
yumurtalarında da aynı şey olunca, doğan her çocuk dört kişinin, yani anneanne,
babaanne ve her iki dedesinin (dolayısıyla onların da ebeveynlerinin) genlerinin
rasgele karıştırılmış şeklinden oluşur ve her çocuk farklı fiziksel ve psikolojik
özellikler gösterir.
4.17 Kanımız kırmızı iken damarlarımız niçin mavi?
Yaşamımızın sürebilmesi için vücudumuzdaki her bir hücrenin oksijene ihtiyacı
vardır. Hücrelerimize oksijeni kanımız taşır. Kanımız oksijeni havadan aldığımız
nefesin sonucunda akciğerlerimizden alır ve vücudumuzun her bir noktasına
ulaştırır. Bu noktalarda oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından
emilerek tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize pompalanır ve
çevrim böyle devam eder.
Kanımızın içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak, hedefe
ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı kan hücrelerini, yani
alyuvarları çevreleyen ve aslında demir içeren bir protein olan hemoglobin,
oksijenle birleşerek bilinen parlak kan rengini oluşturur.
Kanımız hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp geri dönerken yani
toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı hatta biraz mora yakındır.
Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri renksiz olduklarından, kanın rengini
veya renginin tonunu içinde oksijen olup olmaması tayin eder.
Damarlarımızın mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen ışığın bir kısmının
derimizde emilmesi, bir kısmının da yansıtılması ile ilgilidir. Derimizde mavi
renk gibi yüksek enerjiye sahip dalga boyundaki ışıklar daha çok yansıtılıp
gözümüze geldiği için damarlarımız mavi renkte görülür.
Vücudumuzda gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını daha koyu
renkli kanı taşıyan toplardamarlardır. Atardamarlarda kalp tarafından
pompalanan kanın vücudun her yerine süratle ulaşabilmesi için basınç
yüksektir. Toplardamarlarda ise kanın basıncı düşük, hızı da daha yavaştır.
Herhangi bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar, kan kaybı
süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu tehlikeye karşı atardamarlarımız
daha kalın çeperli yapılmış ve derimizin altında daha derinlere
yerleştirilmişlerdir. Bir kaza veya ameliyat olmadıkça atardamarlarımızı pek
göremezsiniz.
Bu nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı az olduğu için
içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve deriye daha yakın olan
toplardamarlardır. Tabii ki bu durum toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu
kırmızı veya mor renkte akacağı anlamına gelmez. Kesilme yerinden akan kan
derhal hava ile temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi yine bilinen kan
rengine dönüşür.
4.18 İnsanlar niçin dondurularak saklanamıyor?
Tedavisi günümüzde mümkün olmayan hastaları ölmeden önce dondurup,
teknolojinin gelişip, tedavi imkanlarının bulunabileceği ileriki yıllara kadar
saklamak, bilim insanlarının üzerinde çok çalıştıkları bir konudur ve bilim
insanlarını bu araştırmalara iten sebep kurbağalardır.
Doğada bazı cins kurbağalar kış uykusu süresince donarlar; kalp atışları, nefes
alışları ve kan dolaşımları tamamen durur. Hatta aort damarları kesildiğinde
bile kanama olmaz. Buzlar çözüldükten sonra, önce kalp atmaya başlar ve
kurbağa hayata geri döner.
Yapılan araştırmalarda kurbağaların aniden donmadıkları, 24 saat süresince
kan ve hücrelerinin arasındaki su dondukça geriye donma noktası düşük bir tip
antifriz çözelti bıraktıkları ve glikoz üretimlerini çok yükselttikleri tespit
edilmiştir. Oysa insanda bu oranda şeker yükselmesine mani olacak birçok
mekanizma vardır ve iyi çalışmamalarının sonucu ise şeker hastalığıdır.
Bir memelinin hücresinin dondurularak saklanabilmesi için, hücrenin içinde
oluşan buzun en az seviyede olması gerekir. Hücre içindeki suyun tamamen
donması ölüme yol açar. Bunun için de dondurma işlemine hücre dışı sıvılardan
başlanılmalı, sadece hücre aralarındaki ve kandaki su donmak, hücredeki zar ve
proteinlerin yapıları bozulmamalıdır.
Donmuş kan, besin ve oksijen taşıyamayacağından, metabolizmada ne gibi
aksaklıklar görülebileceği hala bilinmemektedir. Ayrı bir sorun da suyun
donduğu vakit genişlemesidir. Bu yüzden kan damarları parçalanabilir, doku
yapısı bozulabilir, hücre zarı yırtılabilir.
Aslında artık günümüzde insanın yumurta hücreleri, sperm ve beyaz kan
hücreleri, deri ve korneası dondurularak saklanabilmektedir. Ancak bunların
hücre sayıları çok azdır. Nakil için böbrekler ve karaciğer buz içinde saklanır
ama bunun da süresi en fazla 2-3 gündür. Üstelik bu organlar soğuk ortamda
saklanmakta ama dondurulmamaktadır.
Halen bir organ bile dondurulup saklanamadığına göre, bütün bir vücudu
dondurarak saklama konusunda bilim insanları pek iyimser değiller ama
çalışmalar devam ediyor. Daha doğrusu insanı dondurup saklamak şüphesiz
mümkün de, tekrar ısıtılıp canlandırmanın yolu henüz bilinmiyor.
4.19 Suyun altında niçin bulanık görürüz?
Denize dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü
takınca her şey netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün
içindeki hava olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır.
Gözümüzün dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu
mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına
odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün
ince ayarını yapan basit bir mercektir.
Işık, havadan suya veya bir prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı
yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün
yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır ki, gelen ışık kırılma sonucunda
gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır.
Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak suyun
yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa göre
yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kınlamaz, görüntü retinada tanı
odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz.
Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir
boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal
olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır.