4.20 İnsanların niçin bazıları solaktır?

İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor.
Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak
bulunmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha 'uygun olabilirdi, ancak tek
yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır.
Bu durumun genetik olmadığı, kalıtımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin.
Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.
İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli
kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar
arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları
yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.
Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri
beynimizin sol yansının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden,
yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği
sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama,
hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her iki yarısının da bir
birinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği
görüldü.
Solakların oranı hakkında çeşitli görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında
olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı
zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile
özdeştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ
elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.
Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize
olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre
ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü,
hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.
İngilizce'de sol anlamındaki 'left' kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski
İngilizce'de kullanılan 'lyft' kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki 'right'
ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe'de de öyle değil mi? Sağ
hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların
kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında
sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.











4.21 Parmaklarımız niçin çıtlar?

Bazı insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses
çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuz buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini
sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun
görünürler.
En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan
sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde, örneğin parmaklarımızda,
iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde
kemiklerin hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı vardır. Bu sıvının
içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur.
Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır.
Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir.
İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte
kulağımıza gelenler bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu
sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket kabiliyetini
arttırır.
Şüphesiz ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır. Eğer
parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekerseniz, eklem içinde oluşan
gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde
15-20 artırır.
Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir,
çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içersinde tekrar oluşması biraz zaman alır.
Tüm bu açıklamalar, deneylerle ispatlanmasına rağmen, yine de bu kadar küçük
gaz miktarının bu kadar büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hala anlaşılmış
değildir. Bu sorunun tatmin edici bir cevabı da henüz yoktur. Ayrıca detaylı
çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır.
Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor. İkinci sesin ise
kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılıyor.
Evet geldik en çok merak edilen soruya! Parmaklarımızı çıtlatmak vücudumuz
için zararlı mıdır? Bu konuda elde çok az bilimsel çalışma sonucu vardır. Bir
görüşe göre parmak çıtlatmanın eklem yerlerimizdeki sıvıya bir tesiri yoktur.
Diğer bir görüşe göre ise sürekli olarak bunu yapanlarda ve bunu alışkanlık
haline getirenlerde, eklemler etrafındaki yumuşak doku zarar görmekte,
parmaklar şişmekte, dolayısı ile elin kavrama gücü azalmaktadır.











4.22 Uyurken beynimizde neler oluyor?

Eğer bir insanın başına 'elektroensephalograf (ezberlemeniz gerekmez!) adını
taşıyan bir cihaz bağlarsanız, o insanın yaydığı beyin dalgalarını
kaydedebilirsiniz. Uyanık ve hareketsiz durumdaki bir insanın beyni, saniyede
10 kez salınım yapan 'alfa' dalgaları yayar. Hareketli bir insanın beyni ise,
salınımı iki kez fazla olan 'beta' dalgaları yayar.
Uyku sırasında ise beyin, salınımları çok daha az olan iki tür dalgayı, 'teta' ve
'delta' dalgalarını yayar. 'Teta' dalgalarının salınımı saniyede 3.5 ila 7 arasında
olup, 'delta' dalgalarınınki saniyede 3.5'tan azdır.
İnsanın uykusu derinleştikçe, beyin dalgaları da yavaşlar. İnsanda en derin ve
uyandırılmasının en zor olduğu uyku zamanında, beyin artık 'delta' dalgaları
yaymaya başlamıştır.
Şimdi geldik işin en ilginç yönüne. İnsan gece uykudayken çeşitli zamanlarda
beklenmeyen şeyler oluşur. İngilizce'deki 'Hızlı Göz Hareketleri' kelimelerinin
baş harflerinden alınarak 'REM' uykusu da denilen ve insanların çoğunluğunda
bir gecede 3-5 kez görülen bu safhada, beyin dalgaları uyanık bir insanınki kadar
hızlanır.
Bir insanı veya bir köpeği REM uykuları sırasında seyrederseniz, gözlerinin öne
ve arkaya hızla titrediğini görürsünüz. REM uykusu safhasında köpeklerin
çoğunda, insanların ise bir kısmında, kollarda, bacaklarda ve yüz kaslarında
seğirmeler de görülebilir.
Rüya REM uykusu safhasında olur. Bu safhadaki bir insanı uyandırırsanız,
rüyasını çok canlı olarak hatırlar ve anlatabilir. REM safhası dışındaki
uykularda insanlar genellikle rüya görmezler.
Geceleri iyi bir uyku çekebilmek için, hem REM, hem de bunun dışındaki
safhaların birlikte yaşanması gereklidir. REM kısmı uyku süresinin yüzde 25
kadarını kapsamalıdır. Normal uykudaki bir REM veya rüya bölümü 5 ila 30
dakika sürer.
Uyku ilaçları daha çabuk ve derin uyumanızı sağlayabilirler ama uykunuzun ve
özellikle de REM kısmının kalitesini değiştirirler. Uykudan önce alınan alkol de
beynin dalga yayma sistemini ve düzenini etkiler. Düzenli bir uyku için insan her
zaman aynı saatte yatmalı, hafta sonları da dahil aynı saatte uyanmalıdır.














4.23 Niçin hıçkırırız?

Akciğerlerimiz kaburgalarımızın içinde birer torba gibi dururlar. Nefes
aldığımızda bu torbalar içerlerine alabildikleri kadar hava alarak şişerler.
Göğsümüzü karnımızdan ayıran ve akciğerlerimizin altına bitişik büyük bir kas
olan diyafram, büzüşerek ciğerlerimizin genişlemesini sağlar, nefes almamıza
yardımcı olur.
Süratli yemek yenildiğinde, yutkunma neticesinde yemek ile birlikte bir miktar
da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine yapışarak sindirim sistemine giren
bu havayı atmak için sistemin gösterdiği bir tepkidir. Diyafram süratle
büzüşerek, çok ani ve hızlı nefes almamızı sağlar. Bu arada boğazımızın üst
tarafında, ses tellerimizin bulunduğu kısımda bir kapanma olur ve buradan
geçen hava bir an bloke edilir. Bu da 'hıck' şeklinde bir sesin çıkmasına neden
olur.
Midedeki bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki sinirlerin birbirine çok
yakın hatta iç içe geçmiş olmalarındandır. Bu nedenle en çok yemekten sonra
hıçkırırız. Sindirim işlemi bittikten sonra hıçkırık olmaz. Hıçkırığı önlemek için
çok çeşitli öneriler vardır.
Baş aşağı durmak, yavaş yavaş su içmek, kolları yukarıda tutmak, nefesi
tutmak, ileride bir noktaya bakarak derin nefes almak, buzlu su içmek, nefesi
tutarak üç kere yutkunmak, nane yutmak, parmağı kulağa bastırarak su içmek
ve korkutmak gibi.
Bunlardan korkutarak insanı şok etmek, dolayısıyla sinir sistemini etkilemek,
derin nefes alarak diyaframın mideyi itmesini sağlamak ve de kandaki düşük
karbondioksit seviyesinin hıçkırığın oluşumunu hızlandırdığı bilindiğinden nefesi
tutmak en mantıklı önlemlerdir.
Aslında ise bu önlemlerin hiçbirine gerek yoktur. Hıçkırıklar yaklaşık 5 saniyede
bir olur ve genellikle bir dakikadan fazla sürmezler. Siz önlemlerle uğraşırken, o
zaten kendi kendine kesilir. Hıçkırığı kesmek için kabul edilen genel görüş hiçbir
önlemin hıçkırığı kesmediğidir. Ancak aylarca süren istisnai durumlarda,
muhakkak tıbbi müdahale gerekir, hatta bu durumlarda sinirler üzerinde
operasyon yapılması bile gündeme gelebilir.
Çok miktarda biber yemek gibi kimyasal yanmaların, enfeksiyonların ve ülser
gibi hastalıkların da hıçkırığı meydana getirebilecekleri ileri sürülüyor. Hıçkırık
süresince bir şey yememekte ve içmemekte fayda vardır, çünkü bu sırada tekrar
fazla hava alınabilir.
Hıçkırığı önlemek için en iyisi yemeği yavaş yiyin, çok miktarda yemeyin, yemek
yerken karbonatlı içki içmeyin, yemeğe konsantre olun, çok konuşmayın ve
gülmeyin. Yemeğe saygınız ne kadar artarsa, hıçkırık o kadar azalır.





4.24 Taşıt tutması nasıl oluyor?

Ne kadar hızla ve ne kadar uzak mesafeye gitmelerine bağlı olmadan, insanlar
hareket halindeki vasıtaların içinde mide bulandırıcı bir rahatsızlık hissederler.
Dış kulağımızın görevi işitmeyi sağlamaktır ama iç kulağımız dengemizden
sorumludur. Hareket halinde olduğumuzda, iç kulağımızın içindeki sıvı
çalkalanır ve sinir sistemimiz vasıtası ile beynimize sinyal gider. Eğer arabanın
içinde bir şey okuyorsanız veya arabanın içinde bir şeye bakıyorsanız, gözlerden
beyine hareket halinde olmadığınız sinyali gider ama iç kulaklarınızdan giden
sinyal farklıdır. O, vücudunuzdaki sarsıntıdan dolayı hareket halinde
olduğunuzu bildirir. Bu iki sinyal arasındaki fark, halk arasında 'araba tutması'
diye adlandırılan, mide bulandırıcı etkiyi yaratır.
Aslında dalgalı denizde seyreden bir gemideki insanı deniz tutması ne ise
hareket halindeki bir arabanın içindeki insanı taşıt tutması da aynı şeydir.
Denizdeki hareket tam anlamı ile üç boyutlu olduğundan etkisi daha fazladır.
Baş ağrısı, baş dönmesi, nabızdaki artış ve mide bölgesindeki baskı hissi ile
kusma ihtiyacı en belirgin özelliklerdir. Bunlara ilaveten deniz tutmasında,
bulantıdan önce stres hormonları da salgılanmaya başladıklarından rahatsızlık
ve panik hissi iyice kuvvetlenmektedir.
Arabada iken gözlerinizle, bir uzağa, bir yakma bakarsanız, bu taşıt tutma
probleminize yardımcı olabilir. Bu nedenledir ki, arabayı kullananlarda taşıt
tutması olayı görülmez. Çünkü araba, kullananın kontrolü altındadır. Sürücü
arabanın ne zaman duracağını veya hızlanacağını, ne yöne dönüleceğini
bilmektedir. Taşıt tutması gençlerde daha çok görülür, çünkü yaşlandıkça ve çok
seyahat ettikçe, iç kulağın hareketlere karşı hassasiyeti azalır.
Bir görüşe göre, taşıt tutmasındaki denge bozukluğu, bulanık görme gibi
belirtilerde beyine gönderilen sinyaller, zehirlenince beyine yollanan sinyallerle
aynı. Bu nedenle de beyin mideye kusma ve içindeki zehiri boşaltma emrini
veriyor.
Taşıt tutmasına karşı önerilerimiz şöyle: Kitap okumayın, zihniniz başka
şeylerle meşgul olsun. Olay aslında beyinde oluştuğundan, onu başka bir şeyle
meşgul edin. Zihinsel veya kelime oyunları oynayın. Mide bozucu şeyler yemeyin,
çok gerekirse bunun için üretilmiş ilaçları, kulak arkasına yapıştırılan bantları
kullanın.
Çinli doktorlar yüzyıllardır taşıt tutmasına karşı akupunktur tedavisi
uyguluyorlar. Bu uygulamadan siyah ve beyaz ırktan insanların yüzde 50-60'ı
etkilendiği halde Asyalıların hemen hepsi etkileniyor. Bu farkın da sinir
sistemindeki bir genetik temele dayandığı sanılıyor.









4.25 Niçin gülüyoruz?

Böyle de soru mu olur, tabii ki fıkralara, komik laflara ve olaylara gülüyoruz
diyebilirsiniz. Ama araştırmalar olayın bu kadar basit olmadığını gösteriyor.
Tabii sizler de haklı olabilirsiniz. Gülmek araştırmacılar tarafından yıllarca
araştırıldığı kadar karmaşık olmayıp, ilkel atalarımızdan kalan, çevremize uyum
ve sosyal hayatı paylaşmakla ilgili bir davranış biçimi de olabilir.
Bebekler doğar doğmaz içgüdüsel olarak ağlarlar ama ancak dört hafta sonra
gülümsemeye başlarlar. Anne ve babanın bundan mutluluk duyduğunu
hissettikçe bebeklerin gülmeleri fazlalaşır. Gülmek bir çeşit dışa vurum gibidir.
Gülerken kalp atışı hızlanır, derin nefes alınır, beyin tarafından 'endorfın'
denilen kimyasallar salgılanır. Endorfin ise vücudumuzda gerginliği, ağrıyı
azaltır.
Gülmek de üzüntü veya öfke gibi bir boşalma yoludur, ancak bunun niçin böyle
olduğu tam olarak bilinmiyor. Şüphesiz hepimiz güldükten sonra kendimizi daha
iyi hissediyoruz. Gülerken bedendeki gerginlik, kaslardaki denetimin yitirildiği
noktaya kadar azaldığından, sandalyeden düşebiliyoruz veya birçok olayda
kendimizi tutamıyoruz.
Gülmek sosyal ilişkilerde mutluluğu paylaşmak gibi görülebilir ama her zaman
mutluluk ifadesi değildir. Hepimiz patronumuzun yaptığı bir şakaya (pek komik
olmasa bile) gülme eğilimindeyizdir. Yani güç, karşısında daima tebessüm eden
yüzler görür.
Çok yüksek sesle gülmek, gelebilecek tehlikelere karşı sinirsel bir reaksiyon da
olabilir. İki insan arasındaki bir mücadelede, bir oyunda güçlü olan zayıfı
ezerken de gülebilir. Yani gülmek, gücün ve saldırganlığın bir göstergesi de
olabilir. Gülerken insanın yüz ifadesinden mutlu olduğunu herkes anlar ama o
yüz ifadesi ile arkasında yatan duygular arasındaki ilişkiyi psikologlar bile hala
tam olarak izah edemiyorlar.
Hala bir müsabakayı kazanıp mutluluktan gülmesi gerekenlerin niçin gözyaşları
içinde ağladıklarının, ağlaması gereken bir yerde bir insanın yine gözyaşları
içinde kahkahalarla niçin güldüğünün sebebi anlaşılmış değildir. Ancak bu arada
kahkaha ile gülmekle, gülümsemeyi ayırt etmek gerekir. Gülümsemek kesinlikle
insanın, karşısındaki için iyi şeyler hissetmese bile kendisi için bir mutluluk
ifadesidir.
Yapılan bir araştırmaya göre insanlar 50'li yıllarda günde ortalama 18 dakika
gülerken, bu süre günümüzde 6 dakikaya düşmüş bulunmaktadır. Yetişkinlerin
günde ortalama 60, çocukların ise 500 kez güldüğü ve bir gülüşün ortalama 6
saniye sürdüğü araştırmacılar tarafından saptanmıştır.







4.26 İnsanlar nasıl yüzebiliyor?

Bir cismin suyun üstünde kalabilmesi için sudan hafif olması gerekir. Ancak 120
kiloluk bir insanın suda çok rahat sırt üstü yattığını, çok zayıf bir kişinin ise
suyun üstünde kalabilmek için debelendiğini çok kez görmüşsünüzdür. Burada
önemli olan ağırlık değil yoğunluktur. Yani cismin hacim olarak bir
santimetreküpünün veya bir litresinin ağırlığıdır.
İki konuyu birbirinden ayırt etmek lazımdır. Yüzme bilmek insanın suda bir
noktadan diğerine bir şekilde gidebilmesidir ki, bunu insanın karadaki
yürümesine veya koşmasına benzetebiliriz. Suyun üstünde kalmak ise karada
ayakta durmak gibidir. Doğuştan bu yetenek bize verilmiştir.
Suyun yoğunluğu, yani bir litresinin ağırlığı l kilogram olduğundan sadece l ,00
olarak gösterilir. Kemiklerimizin yoğunluğu 1.80, adalelerimizin 1.05,
vücudumuzdaki yağların 0.94, ciğerlerimizdeki havanın ise 0.00'dır. Bu
yoğunlukların vücudumuzdaki miktarlarına göre ortalaması alınınca, ortalama
bir insanın vücudunun yoğunluğunun sudan biraz az olduğu görülür. Yani
istesek bile suyun dibinde kalamayız, su bizi yukarı iter.
Bu sadece insanlar için geçerli değildir. Memeli hayvanların, koyunlar da dahil
olmak üzere çoğunluğu suyun üstünde kalabilir. İnsanlarda çok adaleli olanlarla,
bir deri bir kemik olanların yoğunlukları daha yüksektir ve suyun üstünde
kalmaları pek rahat değildir. Kadınların vücutlarında erkeklere oranla daha çok
yağ bulunduğundan, yoğunlukları nispeten azdır ve su onları daha rahat taşır.
Yüzme sporu yapanlarda ise durum farklıdır. Özellikle erkeklerin uzun boylu ve
ince olmaları gerekir. Bu yapıda olanların vücutlarının yoğunlukları ortalama
insandan daha fazladır ama onlar için önemli olan, suyu geri çekerek ileri
hareketi sağlayacak olan kas gücü ve suya en az direnci gösterecek vücut
yapısıdır.
Tuzlu su, tatlı sudan biraz daha yoğundur. Bu yüzden denizde yüzmek, tatlı su
dolu bir havuzda yüzmekten daha rahattır ve tuzlu suda daha hızlı yüzülebilir.
Bütün diğer kara sporlarının aksine, yüzmede kadınların performansı erkeklere
çok yakındır. Şüphesiz bunun nedeni ise kadınların erkeklere göre
yoğunluklarının daha az olması ve böylece suyun onlara sağladığı kolaylıktır.
Bazı ülkelerde kadınlara havuzda, suyun içinde doğum yaptırıldığını medyada
izlemişsinizdir. Doğan bebekler sağlıklı olarak suyun üzerine gelebilmekte, daha
sonraki gelişmelerinde, suyun altında çok rahat hareket edebilmektedirler.
Çünkü bebekler, ana rahminde su içindedirler. Suyun içinde olmak onlar için
değişik değil, zaten alışık oldukları bir ortamdır.









4.27 Niçin insanların kanları birbirlerinden farklı?

Vücudumuzda yaşantımız boyunca hiç durmadan çalışan bir kasımız vardır.
Yani tek bir kastan oluşan kalbimiz. Kalbimiz nefes ile alınan oksijeni
akciğerlerimizde alan kanı vücudumuzun her noktasına pompalar. Bir dakikalık
sürede ciğerlerin aldığı hava ile kalbin pompaladığı kan aynı hacimde, yaklaşık 6
litredir. Gerilim halinde ciğerlerin alıp verdiği hava, kalbin kan kapasitesini
aşar. Peki nasıl oluyor da bu kan insandan insana farklı oluyor ve hatta
birbirleri ile hiç uyuşmuyor?
İnsanların kan grupları doğmalarından önce genetik olarak saptanmıştır.
Kanımızda yabancı maddeleri, mikropları tespit edip bunlarla savaşan
hücrelerimiz, yani kırmızı kan hücreleri, bir diğer deyişle alyuvarlar vardır. Bu
alyuvarlar sadece 120 gün yaşarlar. Bu nedenle vücudumuzda devamlı alyuvar
üretilir. Ortalama bir yaşam süresi boyunca, insan vücudunda yarım tondan
fazla alyuvar üretilir. Bu alyuvarların yüzeylerinde 'antigen' denilen proteinler
ve lipidler vardır. İşte bu antigenlerin varlığı veya yokluğu kan gruplarını tayin
eder.
Aslında bilinen 300 kan grubu vardır ama AB 0 adı verilen en yaygın gruplama
sistemi, ebeveynlerden miras alınan A ve B adı verilen iki antigenin varlığı veya
yokluğu üzerine kurulmuştur. Bu sistemi ilk olarak 1902 yılında Avusturya
kökenli ABD'li bilimci Kari Landsteiner ortaya çıkarmıştır.
Bu gruplamada kanlar A, B, AB ve 0 (sıfır) olmak üzere dörde ayrılırlar. İnsanın
dışındaki hayvanların da farklı kan grupları vardır. Örneğin, domuzlarda 16,
ineklerde 12, köpeklerde 7, kedilerde ise 2 farklı kan gurubu tespit edilmiştir.
Bu gruplamada bazıları birbirleri ile uyumlu olabilir ve diğer gruptan kan
alabilir veya verebilir. Uyumsuz gruplarda ise karşı tarafın savunmacı
antigenleri gelenleri dost bilmeyip savaş açarak kanda pıhtılaşmaya, böbrek
rahatsızlıklarına hatta ölüme sebep olabilirler. Şimdi kim kimden kan alabilir,
kim kime kan verebilir ona bakalım.
Kan grubu => Kanın alınabileceği grup => Kanın verilebileceği grup
A => A, 0 => A, AB
B => B, 0 => B, AB
AB => A, B, AB, 0 => AB
0 => 0 => A, B, AB, 0
Görüldüğü gibi AB grubu herkesten kan alabilmekte, 0 grubu ise herkese kan
verebilmektedir. Savaş gibi kan ihtiyacının yoğun, test zamanının az olduğu
zamanlarda, kan bankasında mümkün olduğu kadar çok sıfır grubu kan
depolanır.








4.28 Niçin hapşırıyoruz?

Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir.
Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik
bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev
yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı
ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir.
Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik
etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka
birçok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi
sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz
bunun pek farkına varamayız.
Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar
uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce
kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava
yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı
maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile
yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış
bulunmaktadır.
Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı
olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir
ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz.
Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumağa
devam etmesi gibi.
Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var.
Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insanları vücudumuzda
bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık
olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.
Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya
nüfusunun en az yüzde 18'i bu hassasiyete sahip. Hapşırma sayısının da genlerle
nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken,
bazılarında sekizincide duruyormuş.
İnsanlara hapşırdıktan sonra 'çok yaşa' deme adetinin kökeni Hıristiyanların
'God bless you' yani Tanrı seni takdis etsin' veya 'Tanrının hayır duası üzerinde
olsun' cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki
şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını
başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.









4.29 Saçlarımız niçin beyazlaşıyor?

Aslında bir saç teli, ortası boş olan ve içinde melanin denilen boya pigmentleri
bulunan bir tüpten başka bir şey değildir. Genç yaşlarda bu boşlukta saça renk
veren melanini bir arada tutan bir sıvı vardır. Yaşlandıkça derimiz saçlarımızı ve
vücudumuzdaki diğer kılları eskisi gibi sağlıklı olarak üretemez. Kılların
ortasındaki sıvı kaybolur, boya hücreleri de tutunamadığından sadece hava kalır.
Saçlar boyasız hale gelir, beyaz renge yani asıl rengine dönüşür.
Bütün saçlarımızın beyaza dönüşme süreci 10 ila 20 yıl sürebilir. Aslında her bir
saç telinin rengi ya siyahtır (sarı, kırmızı, kumral vs.) ya da beyaz. Yani her bir
saç teli yavaş yavaş grileşip beyazlanmaz. Ancak bu süreç içinde hepsi aynı anda
beyazlanmadığından, beyazların sayısı arttıkça bütün saç gittikçe açılan gri
renkte görülür. İşin ilginç tarafı boya hücreleri bazen üretime hız verirler.
Gittikçe beyazlaşan saçlar geçici bir süre tekrar biraz koy ulaşmış gibi
görünebilirler.
İnsanlar arasında bir şok veya aşırı gerilim geçiren birinin saçlarının bir gecede
beyazlaştığı, bir süre sonra da tekrar eski rengine döndüğü söylenir. Hatta bazı
tarihçiler Kraliçe Marie Antoinette'nin giyotine gideceği günün gecesinde
saçlarının hepsinin bembeyaz olduğunu yazarlar.
Saçların devamlı olarak uzadığı, belirli bir süre sonra dökülüp alttan yeni saç
geldiği hatırlanacak olursa, mevcut saçın değil, ancak yeni gelecek saçın beyaz
olabileceği, dolayısıyla saçların bir gecede beyazlaşmasının mümkün olmadığı
görülüyor. Ancak bilim insanları bu olayın birkaç haftalık bir süreçte
olabileceğini söylüyorlar.
Tiroid bezi, şeker gibi hastalıklarda ve aşırı stres veya şok gibi durumlarda
kişinin renkli saçları bu süreçte tamamen dökülebilir ve geriye sadece daha
önceden beyazlaşmış saçlar kalabilir. Diğer saçlarla birlikte beyazların yerine de
daha gür ve siyah saçlar çıkabilir.
Saçların beyazlaşması insanlık tarihinde nedense hep sorun olmuştur. Kimileri
onu olgunluğun ve bilgeliğin simgesi olarak görürken, tarih boyu savaş
kahramanları, yaşlılığın ve güçsüzlüğün belirtisi olarak görmüşler ve bir şekilde
saçlarını boyamışlardır.
Bu arada bir şeyi daha belirtelim; saçlarımızın kıvırcık, dalgalı veya düz olmasını
da ebeveynlerimizden aldığımız genler belirliyor. Kıvırcık bir saçı kestiğimizde
kesitinin dikdörtgene yakın olduğunu, dalgalı saçın elips, düz saçın kesitinin ise
daire olduğunu görebilirsiniz. İşte bu saç kesitlerinden dolayı bazı saçlar dümdüz
uzarken bazıları hemen kıvrılmaya başlar. Kıvırcık saçlılar, saçlarınızı boşuna
ütülemeyin, saçın yapısını yani kesitinin şeklini değiştirmeden kalıcı bir düz saça
sahip olmanız mümkün değil









4.30 Tırnaklarımız nasıl uzuyor?

Hayvanlar pençelerini toprağı kazmada, savunmada ve saldırıda kullandıkları
için bunların sivri oldukları, insanların tırnaklarının ise geçirdikleri evrim
sonucunda düzleştiği ileri sürülüyor. Genel anlamda tırnaklarımız saçlarımızla
ortak bir özellik gösterir. İkisinin de görülen kısımları ölü hücrelerden
oluşmuştur ve kompozisyonlarındaki ana madde keratindir. Tırnaklarımız
parmaklarımızı mekanik dış tehlikelere karşı korurlar. Özellikle el tırnaklarımız
parmaklarımız için çok önemlidir. Onlar olmasaydı derimizin yumuşak tabakası
ile eşyaları tutup kaldıramazdık.
El ve ayak tırnaklarımız, derimizin altındaki, tırnak diplerine çok yakın
köklerinden çıkarlar. Burada tırnak çok inceleşir ve yarım ay şeklinde beyaz bir
renk alır. Bu bölüm baş parmaklarda çok belirgindir, diğer parmaklarda olabilir
de, olmayabilir de ama serçe parmağımızda pek görülmez. Kökteki hücreler ölü
bir hücre olan keratin üretirler ve yeni hücreler üredikçe ölü tırnağı dışarı doğru
iterler. Bu nedenle de aynen saçlarımız gibi tırnaklarımızı keserken de acı
duymayız.
Tırnaklarımız derimize her iki yandan elastik fiberlerle bağlıdırlar. Bu sayede
yanlardan bağlı oldukları halde uzadıkça rahatlıkla ilerlerler. Derideki yatakları
ile irtibatı biten tırnaklar beyazlaşır ve kesilmeyi beklerler. Halbuki bu kısmın
da küçük objeleri tutmak, bir tarafımızı kaşımak, sivilce sıkmak gibi çok ciddi
fonksiyonları vardır.
Elimizdeki tırnakların ayaktakilere tek farkı, daha hızlı, yani haftada ortalama
0,5 - 0,6 milimetre hızla uzamalarıdır. Yani kesilmezlerse yılda 2,5 - 3,0
santimetre uzunluğa ulaşabilirler. Ayak tırnaklarının uzama hızı bunun dörtte
biri kadardır.
En hızlı uzayan tırnak orta parmaktakidir. Buradan parmak ne kadar uzunsa,
oradaki tırnak da o kadar hızlı uzar sonucunu çıkartabiliriz. Bütün tırnaklar
sıcak havada soğuğa nazaran daha hızlı uzarlar. Tırnaklardaki uzama hızı yaş
ilerledikçe yavaşlar. Çok ileri yaşlarda neredeyse yarı yarıya düşer. Bebeklerde
de tırnak uzama hızı yetişkinlere göre daha yavaştır.
Dışarıdan çok basit bir yapıymış gibi görünen tırnaklarımız aslında çok karışık
ve bugün bile tam olarak anlaşılamamış bir yapıya sahiptirler. Tırnak, daha
doğrusu onu oluşturan kısım psikolojik değişmelere de duyarlıdır. Stresli
zamanlarda, uzun süren yüksek ateşte, zararlı içkiler alındığında çatlarlar,
lekeler oluşur, kalınlaşır veya incelirler, yani deforme olurlar. Bu özellikler
tırnaklarımızı sağlık durumumuzu ortaya koyan önemli ipuçları haline getirir.









4.31 Erkek ve kadınların el yazıları farklı mıdır?

El yazısına bakarak yazanın kadın mı, yoksa erkek mi olduğunu tespit
edemezsiniz. Bir el yazısının analizi sonucu, yazanın kişiliği, karakteri, hissi
durumu, açıklığı, akıl durumu, enerjisi, motivasyonu, korkulan ve savunması,
hayal gücü ve uyumluluğu gibi birçok konuda fikir sahibi olunabilir ama cinsiyeti
konusunda bir karar verilemez. Gerçi kadınların ve erkeklerin el yazılarında ayrı
ayrı bazı karakterleri benzer şekilde kullandıkları bilinmektedir ama bu tüm bir
yazı hakkında tatmin edici bir fikir vermez.
El yazısı analizi kişinin şuuraltında yatanlar hakkında az çok ipucu verebilir
ama bu da bir noktaya kadardır. El yazısından sadece cinsiyet değil ırk, din ve
hatta yazanın solak mı, yoksa sağ elini mi kullandığı da tespit edilemez.
Bu konu nörobiyoloji dalında çalışanların da ilgisini çekmiş ve bilim insanları
sinirkaslarının reaksiyonlarını sınıflandırmaya çalışmışlardır. Bazı sinirkası
reaksiyonlarının benzer kişiliklere ve beyin ikazlarına sahip insanlarda
olduğunu görmüşler, buradan da yazı tarzı ile kişilik arasında bir bağlantı
olabileceğini saptamışlardır.
El yazısı insandan insana değişir. Her çocuğa ilkokulda harflerin yazılması
belirli bir kalıpta öğretilmesine rağmen, çocuklar çok kısa sürede kendi bireysel
özelliklerini harflere ve yazı şekillerine yansıtırlar. Zamanla insan olgunluğa
erişince kendi kişiliğine özel ve bakıldığında yazanın kim olduğunu ele verecek
yazı stili oluşur.
Aslında çok azımız düşündüğümüz gibi yazarız. El yazımız düşüncemizden
ziyade kişiliğimizi yansıtır. El yazısını analiz etme artık sosyal bir bilim dalı
olarak kabul edilmektedir. Eğitimli ve tecrübeli bir analizci yüzde 85-95
doğrulukla yazının sahibi (cinsiyeti değil) hakkında bilgi verebilmektedir. Bu
analizcilere iş başvurularında, firmalara ve devlete adam almada hatta
mahkemelerin yaptırdığı tatbikatlarda başvurulmaktadır.
Sahte imzalar da benzer bir konudur. Sahtekar taklit ettiği imzaya kendi yazı
stilinden de bir şeyler katar. Çoğu kez bu sahte imzalar kolaylıkla ayırt
edilebilir. Sahte imzayı atan, imzayı çok incelemiş, imzayı atış şeklini ve kalem
hareketlerinin sırasını çok iyi uygulamışsa bile imzanın sahte olduğu tespit
edilebilir, ancak sahte imzayı atan hakkında bilgi edinilemez.













4.32 Yirmi yaş dişimiz niçin geç çıkıyor?

İnsan vücudundaki bazı organların günümüzde pek işlevleri olmamasına rağmen
insanlık tarihinin başlangıcında önemli roller oynadıkları sanılıyor. Vücudumuz
sanki başka şeyler de yapabilmek için yaratılmış gibidir. Örneğin çok ilginç
yerlerimizde kıllar vardır, dizlerimiz olması gerekenden çok büyüktür,
ayaklarımızda bu kadar parmağa ihtiyaç var mıdır, apandisitimiz vücudumuzda
ne arıyor?
Kılların nedeninin ilk insanların duygularını sadece sesle değil hareket ve koku
ile de iletmeleri olduğu sanılıyor. Vücudumuzun bazı bölgelerinde bulunan tüy ve
kılların ana görevleri koku üretip özellikle erkek ve dişi arasında iletişim
kurmaktı. Aynı şekilde apandisitin de başlangıçta ot yiyen atalarımızın otlarını
sindirmede kullandıkları, ama zamanla otlanmaktan vazgeçtikleri için körelen
bir organ olduğu sanılıyor.
Yabancıların "akıl dişi" de dedikleri yirmi yaş dişleri geç çıktıkları gibi, çoğu kez
problem de yaratırlar ve diş hekimlerince derhal çekilmeleri önerilir. Aslında
çiğnemede pek fonksiyonu da olmayan bu dişler bize henüz yiyeceği pişirerek
yemeyi keşfedemeyen atalarımızın mirasıdır. Onların çiğ yiyecekleri yemek için
daha kuvvetli bir çeneye ve dişlere ihtiyaçları vardı.
Zaten diğer bütün dişlerimiz de aynı anda çıkmaz. Önce süt dişleri çıkar. Onlar
döküldükten sonra ön dişler ve köpek dişleri çıkar sonra da azı dişleri. Yirmi yaş
dişleri bu sırayı biraz gecikerek takip eder. Bütün bu olaylar olurken de çenemiz
gelişmeye devam eder, ancak 20 yaşını geçtikten sonra yirmi yaş dişlerine çene
kemiğimizde yer açılır.
İnsanlık geliştikçe yirmi yaş dişine de çenemizde o kadar az yer kalıyor, yani
insanın evriminde çene gittikçe küçülüyor. Bu nedenle bazı insanlarda bu dişler
hiç çıkmadan gömülü olarak kalabiliyor. Yerine tam oturamadığından
çürüyebiliyor, iltihap yapabiliyor. Bir fonksiyonu olmadığından da diş hekimleri
çekip almayı tercih ediyorlar.
Görevleri sadece çiğnemek olmasına rağmen dişlerimizin içinde sinirler de
vardır. Bu sinirler dişlerimizle ilgili acı, ağrı ve ısıyı beynimize iletirler. Yani
dişimiz çürürse sinir bir problem olduğu konusunda beynimizi ikaz eder ama
nedense bu ikazı diş çürüdükten, iş işten geçtikten sonra yapar, diş hekimleri de
o dişi kurtarmak için önce sinirini alırlar.













4.33 Niçin her insanın sesi farklı?

İnsan sesi, daha doğrusu insan konuşması oluşurken katkıda bulunan o kadar
çok şey vardır ki, bunlar bir araya gelince iki insanın konuşmasının aynı olma
ihtimali yok denecek kadar azdır. Hatta her bireyin konuşması o kadar kendine
özgüdür ki, telefonda sesin alttan ve üstten belirli frekansları yok edilmesine
rağmen, açar açmaz 'merhaba' deyişinden karşımızdaki kişiyi tanıyabiliriz.
Sesimizin oluşmasının ana nedeni şüphesiz ses tellerimizdir. Ses tellerinin boyu
sesimizin kalınlığını belirler. Ne kadar uzunsalar ses o kadar ince çıkar.
Kadınların erkeklere göre avantajları ses tellerinin daha uzun olmalarıdır. Tabii
ki ses tellerimiz sesimizin tınısını tek başlarına belirleyemezler. Dudağımız,
dişlerimiz, dilimiz olmasaydı ortaya anlaşılmaz rahatsız edici bir gürültü çıkardı.
Konuşurken nefes veririz. Bu nefes konuşmanın karakteristiğini etkileyen en az
11 noktadan geçer. Ayrıca kişinin karakteri, havanın akışı ve hızı, ağız ve dudak
yapısı da konuşmada etkin faktörlerdir. Ancak tüm konuşma olayının
organizatörü beyindeki bir bölgedir. Burada düşüncenin ana yapısı oluşturulur,
kulak ve gözlerden gelen sinyallerle birleştirilir ve boğaza sinyal olarak
gönderilir.
Hayvanlarda ise beyinde böyle bir bölge yoktur. Bazı papağan, muhabbet kuşu
hatta karga türlerinin konuşmaları onların ezberleme ve tekrar edebilme
yetenekleridir. Bilinçli bir konuşma söz konusu değildir. Genetik olarak insana
en yakın olan şempanzelerin bile dil ve damak yapıları nedeni ile insan gibi
konuşmaları mümkün değildir.
Dünyanın dört bir yanında farklı lisanlar konuşuluyor ama tüm bu insanlar
ağızlarında benzer sesler çıkarıyorlar. Her iki dudakları ile T' ve 'B', dudak ve
dişleri ile 'F' ve 'V, dilin ön kısmı ile 'T' ve 'D', dilin arka kısmı ile de 'K' ve 'G'
seslerini çıkarıyorlar.
Dilin ilk insanlarda, işbirliği daha doğrusu kültür ve bilgileri gelecek nesillere
aktarma ihtiyacından doğduğu sanılıyor. Günümüze kadar altı bin dil
geliştirilmiş. Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan
kelimelerin daha az sayıda harfle yazılmalarıdır. Altay dilleri ailesine giren
Türkçe'mizde bazı ilginç özellikler var. Bir kere cisimleri dişi ve erkek olarak
ayırmıyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil kökünden değişik eklerle yeni
kelimeler türetebiliyoruz.
İnsan yüzündeki kaş, göz, burun, ağız ve diğer şekillerin çok az fark
göstermelerine rağmen hepsi birleşince nasıl bir insan diğerine benzemiyorsa,
oluşumunda katkıda bulunan şeylerin çeşitliliği açısından konuşmamız da
öyledir.







5.01 Niçin böcek yemiyoruz?

Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur.
İnsanların gıda tüketim alışkanlıklarını, kalori değerleri ve beslenme dengesi
değil, dinler, gelenekler kısacası kültürler belirler.
Günümüz insanları sadece birkaç omurgalı, yumuşakça ve kabukluları yemesine
karşın, atalarımız böcek yiyici idi.
Böcekler bol miktarda protein ve yağsız sığır etinden daha az yağ içerirler,
içlerinde bol miktarda kalsiyum, demir, çeşitli mineraller ve vitamin vardır.
Protein içeriği bakımından, çekirge yüzde 50-75, örümcek yüzde 64, karınca
yüzde 24, tavuk yüzde 23, balık yüzde 21, sığır eti yüzde 20 ve kuzu eti yüzde 17
zengindir.
Avrupalılar böcek yemez ama Afrika'da değişik çekirge türleri ve iri kelebek
tırtılları yenir. Tayland'da bir tür iri su böceği, Yeni Gine'de ağustos böceği,
Japonya'da kızartılmış yaban ansı, yalnız veya diğer besin maddeleri ile veya
soslarla karıştırılıp yenmektedir.
Halen dünyamızda, insan gıdası olarak 500 civarında böcek türü yenilmekte,
bunun yüzde 40'ı Meksika'da tüketilmektedir.
İnsanların böcek yeme alışkanlığım kazanamamalarının sebebi muhtemelen,
böceklerin boyutlarının küçük, dolayısıyla tüketim için gerekli olan miktarın
temininin zor olmasından kaynaklanmaktadır.
Bundan sonra söyleyeceklerimiz, bizi dikkatli okuyan ve evlerindeki kalorifer
böceğinin ekonomik değerini anlayan okurlara;
Eğer böcek yemeye karar vermişseniz, onları sağlıklı olarak yakalamalı ve derhal
işleme koymalısınız, çünkü ölü böcekler çok çabuk bozulurlar.
Karasinekler ve hamamböcekleri gibi böcekler çoğunlukla bakteri taşırlar,
bunları yememek gerekir. Aslında Öyle veya böyle bütün böcekler parazit
taşıdıklarından, iyi bir pişirme gerekir.Tüylü böcekler boğazı tahriş eder, renkli
böcekler ise çoğunlukla zehirlidir.
Şaka bir yana, insanlar sağlıklı bir şekilde böcek yiyebilme alışkanlığına
kavuşsalardı, besi hayvancılığına ayrılan otlaklar bugün orman olarak
korunabilecekti!















5.02 Kırmızı renk boğaları niçin kızdırır?

Aslında kırmızı renk hiçbir boğayı kızdırmaz. Çünkü boğalar renk körüdür ve
kırmızıyı diğer renklerden ayırt edemezler. Boğa güreşinde matador boğayı eline
aldığı şapkasını şalını sallayarak kızdırır. Boğanın kırmızı şala saldırdığı inancı
yanlıştır.
İspanya'da boğaların kırmızı renge saldırdığı inancı, matadorların kırmızı başlık
kullanmaları nedeni ile yaygınlaşmıştır. Halbuki başlıklarda bu renk boğayı
kızdırmak için değil, seyircilere hoş görüntü verebilmek için seçilmişti.
Kırmızı renk aslında insanları etkiler. Yapılan deneylerde bu rengin insanlarda
kan basıncını yükseltip, kalp atışını hızlandırdığı saptanmıştır. Bunun nedeninin
de kırmızının, kanın rengi olduğu sanılmaktadır.
Boğalar arenada kırmızı rengi görünce asabileşmezler. Kendinizi boğanın yerine
koyun. Etrafınızdaki çığlık atan binlerce insanın ortasında, tozlu, gürültülü ve
çok sıcak bir ortamda, sırtınıza saplanmış onca kılıcın acısı içinde, bir de
şapkasını şalım sallaya sallaya üstünüze gelen bir adam varsa, yani kızmak için
bu kadar sebep varken, sırf rengi kırmızı diye bir bez parçasına kızar mıydınız?
Boğa güreşi hakkında bilinen yanlışlar sadece bu kadar değil. Aslında boğa
güreşi geleneği İspanya'dan doğmuş değildir. İlk çağlardan itibaren boğa,
kuvvetin, dayanıklılığın ve verimliliğin simgesi olmuştur. Boğa güreşinin ilk
versiyonu antik Yunan, Roma, Mısır ve hatta Kore ve Çin medeniyetlerinde
görülür.
Boğaya Persliler taparlar, Afrika Zumları ise öldürüp safrasını içerlerdi. Tüm bu
geleneklerin temelinde, hayvanın gücü yatmaktadır. Bu geleneğin bir şekilde
İspanya'ya geldiği, Avrupa ülkeleri içinde feodal düzeni en son terk eden bu
ülkede de kalıcı olduğu sanılmaktadır.























5.03 Sivrisinekler insanı niçin sokar?

Dünyada yaklaşık üç bin sivrisinek türü olduğu bilinmektedir. Bunların çoğu
insana saldırmaz. Zaten aksi olsaydı dünyanın her yerinde bulunabilen bu
yaratıklar ormanda, dağda, insan bulunmayan yerlerde yaşamlarını idame
ettiremezlerdi.
İnsanların kanlarını emerek yaşayan sivrisinek türlerinin yalnız dişileri kan
emer. Dişiler de insanların kanlarını kendi yumurtalarını üretebilmek için
protein sağlayabilmek amacıyla emerler. Birçok cinste dişi sivrisinekler en
azından ilk yumurtalarını kana ihtiyaç duymadan üretebilirler, fakat sonraki
yumurtaları için kana ihtiyaçları vardır. Bulabildikleri her canlının kanını
emerler, hatta deniz yüzeyine gelen balıklar bile ellerinden kurtulamaz.
Erkekler çiçek özleri ile beslenirler. Yumurta üretme gibi bir dertleri
olmadığından insanları sokmazlar.
Dişi sivrisinekler avlarının yerlerini duyargaları ve üç çift bacaklarındaki
alıcılarla bulurlar. Alıcılar ile nem, ter ve ısı özelliklerini saptarlar. Sivrisineğin
duyargaları bir santigradın binde biri kadar sıcaklık değişimlerini
algılayabilecek kadar hassastır.
Dişi sivrisinekler insanın nefes verirken çıkardığı karbondioksit bulutu içinde,
ileri geri hareketler yaparak bu bilgileri değerlendirirler, avın yararlı olacağına
karar verirlerse eyleme geçerler. Bazılarının 'sivrisinek bana dokunmaz'
demelerinin esas nedeni ter ve nefes kokularının, sivrisinek için cazip ve
özendirici olmamasıdır.
Sivrisinek sanıldığı gibi içi delik ve sivri uçlu bir boruyu deriye sokarak kanı
emmez. Sivrisinekte ağzın altındaki kesede iki tüp, iki de neşter olarak
kullandığı testere ağızlı bıçak vardır. Önce bıçaklarla deride delik açar, sonra
tüplerden biri ile tükürüklerini bu deliğin içine akıtır.
Bu tükürük insan kanının pıhtılaşmasını önler, böylece ikinci tüpü sokarak, sıvı
kanı size fark ettirmeden kolayca emer. Eğer bir dakika içinde hala fark
etmediyseniz, deposu kanınızla dolu olarak, kafayı bulmuş şekilde derinizden
ayrılır.
Sivrisinekleri tahrik eden şey nefesinizdeki karbondioksit oranı ile derinizdeki ısı
ve nem oranı olduğundan, özellikle geceleri sivrisinek hücumlarını
geçiştirebilmek için, çok sık nefes alışverişi gerektirecek fiziksel hareketler
yapmamanız, teninizi serin ve kuru tutmanız gerektiğini unutmayın.












5.04 Tellere konan kuşlar niçin çarpılmıyorlar?

İnsanların dokundukları anda kömür oldukları binlerce volt cereyan taşıyan
elektrik tellerine konan kuşlar nasıl oluyor da cereyana kapılmıyorlar? Çünkü
topraklanmamışlardır. Çünkü tam bir devre meydana getirmezler. Çünkü kısa
devre yaratmazlar. Tüm bu 'çünkü'lerin anlamı esasında aynı yola çıkar.
Elektriğin, elektronların komşu atomlara çarpıp onları titreştirmesi ile iletilen
bir enerji olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir jeneratörden, kablonun içindeki iki
telden biri ile çıkan akım, lambayı yakıp, görevini yaptıktan sonra diğer nötr
telden geri döner.
Elektrik akımı direnci sevmez. Eve dönmek için daima en kısa ve kolay yolu
tercih eder. Bir su birikintisi içinde iseniz ve elektrikli bir tele dokunursanız,
akım telden en kolay yol olan vücudunuza girer, oradan da son derece iletken
olan su birikintisine geçerek, topraktan eve döner.
Elektrik telleri üzerine konan kuşların toprakla alakaları yoktur. Onlar
elektriğin evine dönmesi için bir kısa yol yaratmazlar. Elektrik onların
vücudundan geçmektense, kendisine kuş vücudundan daha az direnç gösteren,
iki ayakları arasındaki teli tercih eder. Kuşlar da bu nedenle bütün bir gün boyu,
yüksek voltaj taşıyan, çıplak elektrik telleri üzerinde durabilirler.
Eğer bu arada kuş kazara elektrik tellerini taşıyan direğe temas ederse, elektrik
akımı kuşun gövdesi ve direk yolu ile toprağa geçer ve kuş ölür. Yüksek enerji
hatlarının direklerinde oturan kuşların telleri gagalama alışkanlıkları vardır.
Bir zamanlar Almanya'da bu şekilde kuş ölümleri o kadar arttı ki, direkler ve
destekler topraktan izole edilerek kuşlar ölümden kurtarıldı.
























5.05 Atlar nasıl ayakta uyuyabiliyorlar?

Amerikan kovboy filmlerinde, atların geceleri kamplarda veya gündüz barların
önünde daima ayakta, binilmeye hazır vaziyette durduklarını seyrederiz.
Doğrudur, atlar nadiren yatarlar, genellikle hasta oldukları veya doğum
yapacakları zaman.
Atlar günlerce, hatta haftalarca yere yatmadan ayakta durabilirler ve yol
gidebilirler. Ayakta dururken dizlerini kilitlemeleri ve uyumaları mümkündür.
Siz bunu denerseniz, beyninizin üstüne düşmeniz kesindir.
Bilim insanları, atların ayakta iken daha rahat olduklarını ve daha az enerji sarf
ettiklerini söylüyorlar. Çünkü atın vücudu bir hayli büyüktür ve yatarken nefes
almasında iç organları kimi güçlüklere yol açar.



































5.06 Kuşlar niçin 'V' şeklinde uçuyorlar?

Sadece kazlar değil, martılar, pelikanlar gibi büyük su kuşları da filo olarak
toplu halde giderken 'V' şekli oluşturarak uçarlar. Bunun nedeni ile ilgili kesin
olmayan, tartışmaya açık çeşitli görüşler vardır. Biz bunlardan en çok rağbet
gören ikisinden bahsedelim.
Birinci görüşe göre, sürünün 'V' şeklinde uçmasının amacı enerji tasarrufudur.
Bu uçuş şekli ile öncelikle en öndeki kuş, bir arkadaki kuşa gelecek rüzgarı ve
hava direncini engeller ve daha az enerji sarf etmesini sağlar.
Bunun bir başka örneği de bisiklet takım yarışlarında birbiri arkasına
saklanarak giden ve sık sık en öndekini değiştiren yarışmacılarda da görülür.
Araba yarışlarında da arkadaki araba öndekine mümkün olduğunca yaklaşarak,
onun kestiği rüzgar ve hava akımının avantajı ile daha az yakıt harcamayı
amaçlar. Bu şekilde uçan kuşlarda da sık sık en öndeki liderin değiştiği ileri
sürülmektedir.
Yine bu görüşe göre, öndeki kuş kanadını çırptığında, kanadının ucunda bir hava
boşluğu, yani bir girdap yaratır, arkadaki kuş buraya yükselen havayı
kanatlarının altında bularak ve daha az enerji sarf ederek yüksekliğini
muhafaza eder. Bu kuşun hareketinden de bir arkadaki kuş faydalanır. Bu uçuş
şeklinin daha ziyade büyük kuşlarda görülmesinin nedeni de bunların büyük
kanatları ile yarattıkları hava hareketinin büyüklüğü ve arkadaki kuşun işine
yarayabilmesidir.
70'li yıllarda yapılan bir araştırma sonucunda, 25 kuşluk bir filonun bu şekilde
uçarak, uçuş mesafesini yüzde 75 artırabildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu
teoriye göre her kuşun öndeki ile aynı mesafe ve açıda uçması ve senkronize yani
eş zamanlı kanat çırpması gerekir ki, bu, gerçekte mümkün değildir.
İkinci bir görüşe göre ise, kuşların gözleri başlarının yanındadır, dolayısıyla tam
önlerini göremezler. Bu uçuş şekli ile sürünün fertlerinin birbirini görerek,
kaybolmadan bir arada kalması sağlanır. Bu görüşe karşı olanlar ise kuşların
geceleri de uçtuklarını, bu nedenle öndeki kuşu görmenin önemli olmadığını
zaten sürüyü kuşların bağırışlarının bir arada tuttuğunu ileri sürüyorlar.
Çok basit gibi görülen bu olayın bile sebebi tam öğrenilmiş değil, belki de
görüşlerin bileşimi, yani hepsi doğru. Kuşlar konuşabilseler de anlatsalar!














5.07 Kediler nasıl hep dört ayak üzerine düşerler?

Bilimsel olarak izahı biraz zor. Bilime göre düşen bir cisme dışarıdan bir kuvvet
uygulamazsanız, ona açısal bir dönme hareketi kazandıramazsınız. Gerçi bir kule
atlayıcısı, havuza düşmeden önce havada birkaç kez takla atar, kendi ekseni
etrafında döner ama bu tramplen veya kuleyi terk ederken ayakları ile başlattığı
bir dönme hareketidir.
Sırtüstü düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine, kuyruğunu da bacaklarının
arasına çeker, başını yere bakacak şekilde döndürür. Belirli bir noktada tam
tersini yaparak bacaklarını ve kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne, yani
yere doğru döner. Böylece paraşüt etkisi yaratarak, hızını da frenler ve inişin
yumuşak olmasını sağlar.
Yapılan deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin, yüksek
bir yerden düşmesine göre çok daha fazla hasar yaratabileceği tespit edilmiştir.
Örneğin yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki, 32 katlı bir binanın tepesinden
düşen bir kediye hiçbir şey olmazken, 7 katlı binalardan düşenlerde ciddi
sakatlıklar, hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da 'limit hız'
ile izah ediyorlar.
Havadan yere düşen cisimler, önce gittikçe artan bir hızla yere düşerler. Sonra
kütlelerine bağlı olarak belirli bir mesafede hızdaki bu artış durur ve 'limit hız'
denilen sabit bir hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenin
tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı ile uçaktan atılan
(aynı) paranın hızı arasında bir fark yoktur. İyi ki de yoktur, çünkü bu 'limit hız'
olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam etselerdi, yağmur
damlaları kafamıza kurşun gibi düşebilirlerdi.
Bu teoriye göre yüksekten düşen kediler, yaklaşık saatte 100 kilometre sürate
gelince limit hıza ulaşırlar, artık hep aynı hızda düşerler ve stresi atlatıp,
kendilerine gelir ve gevşerler. Başlangıçta bahsettiğimiz dönme hareketini
yaptıktan sonra, Avustralya'da yaşayan uçan sincapların uçuşuna benzer
şekilde, tüm vücutlarını paraşüt gibi kullanarak, yaralanma olasılığını en aza
indirerek, yere inerler.
Tabii bütün bu deney sonuçları ve teoriler, hayvan hastanelerine gelen kediler
göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır. Yüksekten düşüp de ölen veya alçaktan
düşüp, ölmeyip, olay yerini terk eden, her iki şekilde de hayvan hastanelerine
uğramamış kedilerin sayıları bilinmiyor.














5.08 Yeşil ot yiyen ineklerin sütleri niçin beyazdır?

Hayvanların yedikleri gıdaların renklerinin, neresinden çıkarsa çıksın, çıkan
şeyin rengi ile bir alakası yoktur. Buna en iyi örnek inektir. Bir ineğin en çok
yediği yeşil renkli otlardır. Bu otlar ineğin dört odalı midesinde çözülür ve
moleküllere ayrılır, moleküllerin ise renkleri yoktur. Sütün renginin beyaz
olmasının nedeni içinde çözünmüş halde bulunan kalsiyum kasinat
(caseinate)tır.
Peki o zaman dışkı niçin kahverengi, idrar niçin açık san renktedir? Dışkının
kahverengi olmasının sebebi bağırsaklarda hazmı sağlayan sıvılar, özellikle de
safra suyudur. Safra suyu aslında yeşil renktedir fakat gıdalarla karıştıkça
kahverengi renk alır. Bu nedenle dışkı bazen yeşilimsi de olabilir. Çok az da olsa
aldığımız gıdalar dışkının rengini etkileyebilir. Örneğin vücudumuz pancara
koyu kırmızı rengi veren maddeyi bazen parçalayamaz ve pancar yedikten sonra
dışkı kırmızımsı bir renk alabilir.
Dışkıdaki renk, şekil ve kıvam değişikliklerinin çoğu son zamanlardaki bir
beslenme değişikliği ya da geçici bir sindirim bozukluğuna dayanır. Ancak eğer
dışkı belirgin bir şekilde normalden açık veya koyu renkte is, ya da kanlı ise, bu
daha ciddi bir durumu gösterir, derhal doktora başvurulmalıdır.
Vücudumuzu terk eden sıvı maddelerin, yani idrar ve terin renginin de içilen sıvı
maddenin rengi ve kimyasal yapısı ile bir alakası yoktur. Sıvı veya katı olsun
yemek borusundan içeri girip, sindirim sistemimizi boydan boya geçen gıdalar
eğer metabolizmada iyi parçalanamazlarsa bunun sonucu dışkıda görülebilir.
Ama idrar öyle değildir. İdrar metabolik artıkların dolaşım sistemi ile
taşınmasıyla böbreklerde oluşur.
İdrarın normal rengi açık sarıdır. Bu renkteki değişiklikler muhakkak bir
şeylerin iyi gitmediğini gösterir. Bu durumda hemen doktora gitmek gerekir.
İdrar kahverengi veya kola renginde ise karaciğer veya safrakesesi problemi,
kırmızı ise enfeksiyon, iltihaplanma veya idrar sisteminde kanama olabilir.
Ancak fazlaları vücuttan atılan vitaminler veya bazı doğal ve suni gıda boyaları
da idrarda bunlara benzer renk değişikliklerine neden olabilir. Eğer idrarınızın
rengi yeşil veya mavi ise bu duruma hemen hemen kesinlikle gıda boyaları neden
olmuştur. Endişe edilecek bir durum değildir. Boyalar zarar vermeden vücuttan
çıkar.















5.09 Sinekler tavanda nasıl yürüyebiliyorlar?

Sineklerin duvarlarda, camlarda hatta tavanlarda baş aşağı bu kadar rahat
hareket etmeleri, yer çekimi yasasına meydan okurmuşçasına davranışları hep
merak konusu olmuş, bilim insanlarının da dikkatini çekmiştir. Bu arada şunu
söyleyelim ki, sinek diye küçümsememek gerekir. Dünyamızda bulunan her canlı
organizmanın doğrudan veya dolaylı olarak, kendi tabiatı ve eko sistemi içinde,
insana bir faydası vardır.
Vücutlarının hacimlerine oranla, sinekler ağır sayılmazlar ve onları yere çeken
güç pek önemli değildir. Bu güce karşı gelen de, ayaklarındaki kılların ucunda
bulunan vantuzlardır. Bu vantuzlar ayrıca yapıştırıcı, yağlı bir madde
salgılarlar. Sinekler ayaklarındaki bu yüzlerce vantuz ve salgıları sayesinde her
türlü yüzeyde gezinebilirler. Ancak yüzeyin yağ çözücü, örneğin solvent gibi bir
madde ile kaplanmamış olması gerekir. Sinekler tavanda yürürken, 6
bacaklarından ikisi hareketlidir. Diğer 4 bacak daima sabit durumdadır.
Karıncalarda ise durum biraz farklıdır. Ortalama bir karıncanın vücudunun
hacmine göre ağırlığı, sineğe nazaran daha fazladır. Hatta toprakta yaşayan bazı
türleri düz bir zemine bile tırmanamazlar. Evlerimize giren küçük karıncalar,
çok hafif olduklarından duvarlarda yürüyebilirler.
Belki böyle şeyler ilginizi çekmiyor olabilir ama, asıl merak edilen konu
sineklerin tavanda nasıl yürüyebildiklerinden çok oraya nasıl konduklarıdır.
Öyle ya, başı yukarıda, ayakları aşağıda uçan bir sineğin tavana tepetakla
konabilmesi için bir yerde takla atması, uçuş konumunu değiştirmesi gerekir,
ama nerede, ne zaman ve nasıl?
Uzun süre inanılan teoriye göre, sinekler tam konma anında, yuvarlanan bir
varil gibi yandan yarım dönüş yapıyorlardı. Bu teorinin yanlış olduğu, ancak
yüksek süratli, saniyede birçok film çekebilen kameralar sayesinde ortaya çıktı
ve sineklerin bir sırrı daha açıklığa kavuştu.
Çekilen filmlerden görüldü ki, sinekler tavana konarken yandan değil,
sirklerdeki trapezciler gibi geriye yarım ters takla atmaktadırlar. Tavana
yaklaşınca, ön ayaklarını başlarının üzerine çekerek ters dönmekte ve tavana
önce ön ayakları ile dokunmaktadırlar. Sonra sıra ile diğer ayaklarını da koyarak
vücutlarının tavanda tutunmasını sağlamaktadırlar.














5.10 Bir köpek yaşı niçin yedi insan yaşına eşittir?

Evlerinde köpek bulunduranlar, köpeklerinin yaşlarını insan yaşı ile mukayese
edebilmek için, her bir köpek yaşının yedi insan yaşına eşit olduğunu ileri
sürerler. Peki bu doğru mudur?
Tam olarak değil. Bu konuda üretilen çeşitli formüller var ama en basit ve akla
yatkın olanı şu; Köpeğin birinci yaşı = 21 insan yaşı Köpeğin ondan sonraki her
yaşı = 4 insan yaşı Buna göre 7 yaşında bir köpeğiniz varsa, insan ömrüne göre
21 + (6 x 4) = 45 yaşındadır. Bu hesaba devam edersek 10 yaşındaki bir köpek
insanın 57, 15 yaşındaki ise 77 yaşındaki ömrünü sürmektedir.
Bu hesap şekli akla daha yatkındır. Bir köpek yaşı yedi insan yaşına eşittir
düşüncesi ile seksüel olgunluğa erişmiş bir yaşındaki bir köpek yedi yaşındaki
bir çocuk ile, 15 yaşındaki bir köpek ki, birçok köpek bu yaşa ulaşabiliyor, 105
yaşındaki istisna ve az bulunur bir ihtiyarla eşleştirilmiş olur ki, bu da akla pek
uygun gelmiyor.
































5.11 Kutuplardaki hayvanlar nasıl yaşıyorlar?

Bütün memelilerin vücutlarının ısı derecesi 35 - 38 derece aralığındadır.
Uçabilenlerde bu birkaç derece daha yüksektir. İnsan ısıya karşı çok hassastır.
Hava sıcaklığı 30 derece olunca denize girer de, 5 derecede üzerine palto giyer.
Oysa hayvanların giysileri yoktur. Köpekler eksi 40 derecede kutuplarda kızak
çeker, buzlu sularda balıklar çırılçıplak yüzerler.
Aslında ısıdan etkilenmek sadece insana mahsus değildir. Güneşin bulut
arkasına girmesi ile havadaki iki derecelik ısı düşüşü uçan sineği zor yürür hale
getirebilir. Öğlen güneşinde zıp zıp zıplayan çekirge, sabah serinliğinde
hareketleri ağırlaştığından çok rahat yakalanabilir.
Kendi vücut ısısından çok daha düşük ısı koşullarında yaşayabilmek için
canlıların iki silahı vardır. Biri vücut ısılarını ayarlamaları, diğeri de kürk
denilen vücut örtüleridir. Kutup bölgesinde yaşayan bir canlı, tropik bölgede
yaşayana nazaran on kat daha fazla ısı meydana getirmek veya vücut örtüsü on
kat daha fazla koruyucu olmak zorundadır.
Çok soğuk iklimlerde yaşayan hayvanların yaşam nedenleri araştırılırken hep
kürkleri üzerinde durulmuştur. Halbuki burada yaşayan hayvanların kürkleri ile
ılıman bölgelerde yaşayan hemcinslerinin kürkleri arasında çok ciddi bir fark
yoktur. Üstelik domuzlar hiç kürkleri olmamasına rağmen deri altı yağ
tabakaları sayesinde vücut ısılarından 20 derece daha düşük ısı ortamlarından
hiç etkilenmezler.
Zaten dünyamızda üzeri tamamen kürkle kaplı hiçbir hayvan yoktur. Çoğunun
ayak ve burun gibi kısımları görevlerini yapabilmek için açıkta bırakılmıştır.
Ancak buralarda vücuda sıcak kan ileten atar damarlar kılcal damarlar vasıtası
ile deriye daha yakın olan toplar damarları ısıtırlar. Bu sayede buzun üstünde
yürüyen bu tür hayvanların ayakları üşümez. Ama bu da, hayvanın tüm
vücudunun üşümeden bu soğuk ortamda nasıl yaşayabildiğini açıklayamaz.
Kutuplarda, buzlu sularda yaşayan balıkların, sıfır ve sıfır altı derecedeki
ortamda donmamalarının sırrının, bu balıkların derilerindeki buz kristallerinin
donma derecesini düşüren bir protein olduğu tespit edilmiş, hatta genetik
mühendisleri laboratuar ortamında bu proteini üreten geni yaratmayı
başarmışlardır.
Bilim insanları bu örnekten yararlanarak, meyve ağaçlarını dondan, uçak
kanatlarını ve yolları buzdan kurtarabileceklerini düşündüler ama henüz geniş
çaplı üretimi zor görülmektedir. Ne yazık ki, sıcak kanlı hayvanların kendilerini
çok soğuk ortama nasıl adapte ettiklerinin sırrı hala tam çözülmüş değil.










5.12 Örümcek ağının özelliği nedir?

Örümcekler günümüz teknolojisinin bile çözemediği inanılmaz canlılardır.
Örümcek ağının çok özel nitelikleri olan sağlamlık ve esneklik bugüne kadar
taklit edilemedi. Aynı çaptaki bir çelik telden iki kat daha güçlü olan bu doku ne
kadar çekilirse çekilsin orijinal durumuna dönecek kadar esnektir.
Örümcek ağları kendine yüksek hızla çarpan nesneleri yırtılmadan esneyerek
frenler. Tekrar gerisin geriye yaylanmadığından nesne ters yöne fırlamaz, yapışır
kalır. Örümcek ağının esneme kapasitesi bugün yapay olarak üretilmiş en iyi
telin neredeyse dört katıdır.
Bu maddeyi yapay olarak elde etmeyi hala başaramayan bilim insanlarının
örümcek çiftliği kurup, örümcekleri sağarak, ipliklerini aldıklarını biliyor
muydunuz? Yaklaşık 2,5 santimetre boyundaki bu örümceklerden günde hayvan
başına 320 metre (yaklaşık 3-5 gram) iplik elde ediliyor ve bu iplikler ABD
ordusuna kurşun geçirmez yelek yapmada kullanılıyor.
Dünyada 34 bin örümcek cinsi tespit edilmiştir. Yani her cins örümcek farklı