6.01 Telefon şehir kodları nasıl veriliyor?
Türkiye'deki telefon şehir kodları listesine bakarsanız, birbirine komşu şehirlerin
kodlarının çok farklı, kod numaraları yakın olan şehirlerin ise birbirlerinden çok
uzak olduklarını görürsünüz.
Bunun nedeni, kod sisteminin tuşlu telefonlar yaygınlaşmadan önce kadranlı
telefonlara göre kurulmuş olmasıdır.
Kadranlı telefonlarda 9'u çevirmek için, hizasındaki deliğe parmağınızı sokup,
sonuna kadar kadranı çevirmeniz ve bırakmanız gerekiyordu. Kadran da
otomatik olarak geri dönerek eski konumuna geliyor ve bir tek numara çevirme
işlemi tamamlanıyordu.
Bu işlemde 1'i çevirmek 9'u çevirmekten, 212'yi çevirmek 989'u çevirmekten çok
daha kısa bir sürede gerçekleşiyor ve santraller daha az meşgul oluyorlardı.
Şüphesiz bugünkü tuşlu telefonlar çok hızlı çalıştıklarından, numaraları aramak
bakımından bir zaman farkı yok.
Bu nedenle, 212 gibi kısa süre tutan kod numaraları ülkenin en büyük, en çok
telefon kullanılan şehirlerine verilmiştir. Örneğin, NewYork ve İstanbul'un kod
numaraları aynı, yani 212 iken, Chicago ve Ankara'nın da 312'dir.
Bu sisteme göre bugün Türkiye'de üçüncü en kısa kod 222 ile Eskişehir iken, en
uzun süren kod ise 488 ile Batman'dır.
Zamanla şehirler çok büyüyünce, onları kısımlara bölüp, yeni kod numaraları
vermek ihtiyacı doğdu. Yeniler eskilerle karışmasın diye farklı numaralar verildi.
Örneğin kodu 212 olan New York ikiye bölününce, ikinci kısma 718 kodu verildi.
Bizde ise buna pek dikkat edilmedi, ben 212 mi Avrupa yakasıydı, yoksa 216 mı,
hala karıştırırım.
6.02 Şarkı söyleyerek bir bardak nasıl kırılabilir?
Yapılabilir ve teorik olarak mümkündür. Hatta ünlü tenor Cruso'nun bunu
başardığı rivayet edilir. Rezonansını tutturabilirseniz sadece bardak değil başka
birçok şeyi kırabilirsiniz. Peki öyleyse, nedir bu rezonans?
Salıncakta bir çocuğu salladığınızı düşünün. Salıncak size gelirken, tam en üst
noktaya ulaşmadan salıncağı itmeye kalkışırsanız, onu yavaşlatırsınız. Ancak
salıncak size doğru gelirken, itmeyi hep en üst noktada yaparsanız, her seferinde
aynı kuvvetle itseniz bile, salıncak gittikçe hızlanacaktır.
Salıncak kendi tabii frekansı ile, diyelim ki, dakikada 30 salınım yaparak
sallanıyordu. Siz de dışardan bir kuvvet, fakat aynı frekansta bir kuvvet
uyguladınız. Bu iki frekans çakıştı ve salıncak da bu nedenle gittikçe hızlandı.
Salıncak örneğinde olduğu gibi, her cismin bir kendi tabii frekansı vardır.
Cisimlere kendi tabii frekansları ile çakışan bir frekansta her hangi bir kuvvet
uygularsanız rezonans denilen kontrolsüz bir ortam oluşabilir.
Eğer önünüzde duran bir bardağa, onun tabii frekansına uyan bir frekansta
bağırabilirseniz, daha doğrusu bir ses dalgası gönderebilirseniz, bardağın tabii
frekansı ile sesin frekansı çakışarak, bardaktaki titreşimi kontrolsüz bir şekilde
artırır, bardak rezonansa girer ve sonuçta çatlayabilir veya kırılabilir.
İnsanlar günlük yaşamlarında pek fark etmemelerine rağmen rezonans olayı,
otomobilden, köPage Rankü dizaynına kadar mühendislerin en çok zorlandıkları
konulardan biridir. Hala bu nedenle, askerler bir köPage Ranküden geçerlerken, yürüyüş
adımlarının frekansları köPage Rankünün tabii frekansı ile çakışıp, köPage Rankü yıkılmasın
diye, köPage Rankülerden uygun adım yürüyüşle geçmezler.
Otomobilde direksiyon mekanizması ile amortisörlerdeki titreşim aynı frekansa
gelince, rezonans sonucunda direksiyon şiddetli sarsılmaya başlar. Mühendisler
araba dizaynında parçaların biçimlerini, yaylanmalarını ve ağırlıklarını, devir
sayıları ve benzeri faktörleri göze alıp rezonansı en aza indirmeye çalışırlar.
Peki bu rezonansın hiç iyi bir yönü yok mu? Var elbette. Örneğin radyo istasyon
dalgalarını ararken bu dalgaları yakalarsanız, kendi alıcınızın frekansı ile
birbirini tuttuğu an rezonansa girer, genliği artar ve bu istasyonu işitmeye
başlarsınız.
6.03 Kuru temizleme nasıl yapılıyor?
Giysilerinizi evde çamaşır makinesinde yıkarken kirleri çözen madde sudur.
Ancak örneğin yünlü kumaşlarda olduğu gibi, birçok kumaş türünde su etkili
olamayabilir.
Kuru temizlemede suyun yerine bir petrol ürünü kullanılır. İnsanlarda ıslaklık,
suyla temas anlamında algılandığından bu işleme kuru temizleme denilmektedir.
Aslında olay kuru ortamda yapılmamaktadır.
Joly Belin adında bir Fransız, kazara giysisinin üzerine kerosen dökmüş ve
bunun giysisinin üzerindeki lekeyi temizlediğini hayretle görmüştü. Bu işin
üzerine giderek 1840'h yıllarda Paris'te ilk kuru temizleme işletmesini açmıştı.
Başlangıçta kuru temizlemede çözücü madde olarak gaz veya kerosen
kullanılıyordu. Günümüzde ise hemen hemen tüm dünyada 'perkloroetilen' veya
kısaca 'perk' diye tanımlanan bir çözücü kullanılmaktadır.
Elbiseler, kuru temizleyicide su yerine bu çözücü ile yıkanır. Çözücü
buharlaşmasın, havayı kirletmesin ve tekrar kullanılabilsin diye her seferinde
bir yerde toplanır. Bu şekilde temizlenen giysiler, ütülenince yeni gibi dururlar.
Kuru temizleme yapılan giysileri eve getirdiğinizde, beraberinde baş ağrısı ve
mide bulantısı riskini de getirdiğinizi unutmayın. Kuru temizlemede kullanılan
bu 'perk' isimli madde çok toksik olup, vücudumuzun önemli organları ve sinir
sistemimiz üzerinde zararlı etkileri vardır.
Havada milyonda yüz partikül olunca zararlı etkileri görülmeye başlanılan bu
çözücünün oranının, kuru temizleme yapılmış bir giysinin, kapalı bir arabaya
konulup, on beş dakika tutulması ile milyonda 350'ye ulaştığı tespit edilmiştir.
İster inanın, ister inanmayın birçok kumaş türü kuru temizleme gerektirmez.
Kuru temizlemenin tek avantajı kumaşların çekmelerine ve şekillerini
kaybetmelerine yol açmamasıdır.
Üretici firmaların, giysilerin etiketlerine 'sadece kuru temizleme' şeklinde ikaz
yazmalarının ana sebebi, garanti süresince geri almak zorunda oldukları
giysileri, çekme ve deformasyon tehlikesinden korumak içindir. Özellikle ipek ve
suni ipekten yapılmış giysiler güvenli bir şekilde elle yıkanabilirler.
6.04 Cereyan kesilince telefonlar nasıl çalışıyor?
Size şaşırtıcı gelebilir ama, telefon evimizdeki en basit cihazdır. O kadar basittir
ki, ana yapısı yüzyıldır değişmemiştir. Eğer 1920'li yıllardan kalma bir antika
telefon bulabilirseniz, fişini duvardaki deliğe takın, gayet iyi çalışır.
Telefon sistemi o kadar basittir ki, evimizin bir ucuna bir aparat, diğer ucuna bir
başka aparat koyup, bunları birbirlerine araya 9 voltluk bir pil ve bir rezistör
koyarak bağlarsanız, kendi interkom sisteminizi yaratmış olursunuz. Bu
telefonlarla kendi aralarında rahatça görüşme yapılabilir.
Telefonlarımızı duvardaki duylara ve oradan da santrallere bağlayan, genellikle
biri kırmızı, diğeri yeşil iki kablo vardır. Yeşil kablo konuşma için ortak hat olup,
kırmızı kablo vasıtası ile santralden telefonumuza 6 ile 12 volt arası, 30
miliamper seviyesinde bir akım gelir.
Eğer basit bir granüllü ahizeye sahipseniz, sesinizin dalgalan, bu granülleri az
veya çok sıkıştırarak, santralden kırmızı kablo ile verilen, yaklaşık bu 9 voltluk
akımın karşı tarafa değişik kuvvetlerle gitmesini sağlar. Karşı tarafta kulaklıkta
da, bu defa tam tersi olur ve bu değişik akımlar titreşim yolu ile sese çevrilir.
Telefon konuşmasını ileten bu çok zayıf akımı çok uzaklara taşıyabilmek için bir
frekans limitlemesi yapılmıştır. Yani frekans olarak 400 saykılın altında ve 3400
saykılın üstündeki sesleri sistem kabul etmez, yok farz eder. Bu nedenledir ki,
bazılarının sesleri telefonda daha farklı gelir.
Telefonun çalışabilmesi için gerekli 6-12 volt akımın telefon santralından gelen
bakır telle sağlandığını belirtmiştik. Bu nedenle evinizde cereyan kesilse bile,
telefona gerekli akım santralden sağlandığı için, çalışmaya devam edecektir.
Peki telefon santralının cereyanı kesilirse ne olur? Bu duruma karşı santrallerde
çok büyük bir batarya sistemi bulunmaktadır. Ayrıca bir de yedek elektrik
jeneratörü vardır ki, cereyanın kesilme durumunda bütün telefon şebekelerini
beslerler ve telefonların çalışmalarını sağlarlar.
6.05 Mikrodalga fırınlar yiyeceği nasıl pişirir?
Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-
180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız,
olacak olan, kekin daha içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında,
ısı önce yemeğin piştiği kap sonra da yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine
doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını
kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.
Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen
mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup,
frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.
Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ ve şeker
tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi
malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye
yansıtılırlar.
Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız.
Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini
etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi
yönde bir ısınma söz konusu değildin Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her
tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.
Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve
yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı
sıcaklıkta noktalar oluşabilir.
Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından
emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren
hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan
hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.
Bir mikrodalga fırınına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve
içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi
kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.
Daha ilginci, bir mikrodalga fırının içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız,
fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun
kaynamadığını, hava kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından
alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba
dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.
6.06 Barkod nedir?
Bu günlerde çarşı pazardan aldığınız her şeyin üzerinde bir etiket var. Bu
etikette kalınlıkları farklı dikey çizgiler ve bazı numaralar bulunuyor. Kasiyerler
bu malın etiketli tarafını bir camın üzerinden geçiriyor veya etikete bir ışık
tutarak, fiyatlarını otomatik olarak yazar kasalarına geçiriyorlar.
Barkodlar önceleri marketler için, işlemlerini hızlandırmaları ve stoklarını daha
iyi kontrol edebilmeleri için hazırlanmıştı. Ancak sistem o kadar başarılı oldu ki,
süratle her tipte satılan eşyaya konulmaya başlanıldı.
Şimdi, süpermarketten aldığınız ve üzerinde barkod olan herhangi bir malı
elinize alın ve bu bir tip etikete bakarak anlatacaklarımızı dinleyin.
Gördüğünüz gibi, bir barkodda iki kısım vardır. 1) Makinenin okuduğu dikey
çizgiler kısmı; 2) İnsanların okuyabildiği 12 adet rakam. İlk altı rakam eşyanın
tanım numarası olup, üreticiler yıllık bir ücret karşılığında, bu kodları veren
uluslararası bir konseyden kendi ürünlerine tahsis ettirebilirler.
İkinci gruptaki ilk beş rakam malzeme numarasıdır. Aynı kod birden fazla
çeşitteki ürün için kullanılamaz. Yani üreticinin sattığı her değişik üründe, her
değişik paketlemede, hatta paketlerin koli olarak tekrar paketlenmelerinde hep
değişik malzeme numarası verilir. Böylece markette ne kadar mal satıldığı,
depoda ne kadar kaldığı, hep kontrol altında tutulur.
Örneğin, teneke kola ile şişe kolanın kod numaraları farklıdır. Hatta kutu
kolanın bir kolide 6'lık, 12'lik veya 24 adet bulunması durumunda bile farklı kod
verilir.
Sağdaki en son rakam ise kontrol numarasıdır. Bu numara bütün taranan dikey
çizgilerle hafızaya alınan bilgilerin, bir çeşit sağlamasını yapar.
Görüldüğü gibi, barkodun üzerinde, malın fiyatı ile ilgili her hangi bir bilgi
yoktur. Kasiyer barkodu taradığında sinyal sistem içinde bir merkeze gider,
buradaki bilgisayar barkod numaralarına göre girilmiş ve her zaman
değiştirilebilir fiyat bilgisini derhal kasaya gönderir. Bu merkez mağazadaki
malların fiyatlarını her zaman değiştirebilme imkanı sağlar.
Çeşitli kalınlıktaki dikey kalın ve ince çizgiler ile aralarındaki boşluklar, çeşitli
kombinasyonlarda dizilerek, her biri, bir rakamı temsil eder, yani altlarındaki
rakamın bilgisayar tarafından okunmasını sağlarlar.
6.07 Yalan makinesi nasıl çalışır?
Televizyondan veya gazetelerden, bizde pek olmasa da ABD'de polis
sorgulamalarında gerektiğinde bir sanığın yalan makinesine bağlanarak,
doğruyu söyleyip söylemediğinin kontrol edildiğini görmüş veya
okumuşsunuzdur. Hatta ABD'de FBI veya CIA gibi çok önemli devlet görevlerine
alınmaya aday memurlara da bu test uygulanmaktadır.
'Polygraph' denilen bir alet ile sanığa 4-6 adet sensör bağlanır. Bu sensörlerden
gelen çeşitli sinyaller, dönmekte olan bir kağıdın üzerine grafik olarak
kaydedilir. Bu sensörlerle sanığın,
o Nefes alış hızı.
o Nabzı.
o Kan basıncı (tansiyonu).
o Terleme miktarı.
kayda alınır. Bazı yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri de kaydedilir.
Yalan makinesi testi başladığında, sanığa önce 3 veya 4 basit soru sorulur. Bu
şekilde sanığın verdiği sinyallerin düzeni öğrenilir. Daha sonra gerçek sorular
sorulmaya başlanılır ve sinyaller kayda alınmaya devam edilir.
Test süresince ve sonrasında bir uzman grafikleri sürekli kontrol altında
tutarak, hangi sorularda sinyallerin değiştiğini tespit eder. Kalp atışının hızının
artması, tansiyonun yükselmesi ve terleme genellikle yalan söylemenin
belirtileridir. İyi eğitilmiş bir uzman grafiklere bakınca nerede yalan söylendiğini
derhal anlayabilir.
Her şeye rağmen, insanların soruları yorumlamaları ve tepkileri farklı
olduğundan, yalan söylerken farklı davranabildiklerinden, bu test mükemmele
ulaşmış değildir, bazen yanıltıcı olabilir ve kesin delil kabul edilmez.
6.08 Silah susturucuları nasıl çalışır?
Filmlerde görmüşsünüzdür. Aslında kulaklara zarar verebilecek kadar yüksek
olan silah sesi, silahın ucuna takılan boru gibi çok basit bir madeni parça ile
neredeyse işitilemeyecek kadar, çok düşük bir seviyeye indirilebilmektedir.
Gerçekten de susturucular silahın sesini çok aza indirirler ve de çok basit bir
prensibe göre çalışırlar. Bir balon düşünün, bu balonu iğne ile patlattığınızda
yüksek bir ses çıkar. Alt tarafı balonun içindeki basınçlı havayı
boşaltmışsınızdır. Halbuki balonun ağzını çok az açarak basınçlı havanın
yavaşça boşalmasını sağlarsanız, çok az bir ses çıkar.
Bir diğer örnek de şarap şişeleridir. Köpüklü şarap veya şampanya şişelerinin
mantarları çıkartıldığında çok yüksek bir ses çıkmasına rağmen, normal bir
şarabın mantarı çıkartıldığında az bir ses çıkar. Çünkü şampanya şişesinde
mantarın arkasında sıkıştırılmış basınçlı gaz bulunmaktadır.
Her iki örnekte de görüldüğü gibi, kapalı bir yerde sıkıştırılmış bir gaz aniden
küçük bir delikten salını verirse, ortaya bir patlama sesi çıkmaktadır. Gazın
basıncı fonksiyonel olarak size gerekli olduğu için, bu sesi azaltmanın tek yolu
boşalan gazın tek bir delikten değil de, daha büyük bir delikten boşalmasını
sağlamaktır. İşte silah susturucularının arkasında yatan temel fikir budur.
Kurşunu silahtan atabilmek için, kurşunun arkasındaki barut ateşlenir.
Ateşlenen barut çok yüksek basınçlı ve hacimli bir sıcak gaz ortaya çıkarır. Bu
gazın basıncı kurşunu namluya doğru iter.
Kurşun mermiden çıktığında, bir şişenin mantarının çekilip çıkarıldığında
oluşan sese benzer bir olay olur. Kurşunun arkasındaki yaklaşık
santimetrekarede 200 kilogram olan basınç, şampanyanın mantarının
patlatılmasında olduğu gibi, kurşunun mermiyi terk etmesiyle birlikte yüksek
bir ses çıkmasına yol açar.
Namlunun ucuna vidalanan ve üzerinde delikler bulunan susturucunun hacmi,
namludan 20-30 kat daha fazladır. Kurşunun arkasındaki sıkıştırılmış, basınçlı
sıcak gaz anında buraya boşalır ve basıncı yaklaşık santimetrekarede 15
kilograma kadar düşer. Kurşun da namludan çıkarken arkasında şampanya
örneğinde olduğu gibi basınçlı gaz olmadığından, normal bir şarap şişesi mantarı
çıkarılıyormuş gibi, çok az bir ses çıkarır.
6.09 Telefon tuşlarında niçin çıkıntılar var?
Günümüzde hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen cep telefonlarının '5'
tuşu üzerindeki çıkıntıya hiç dikkat ettiniz mi? Bu çıkıntı en ortadaki tuşu el
yordamı ile bularak, tuşlamayı bakmadan yapabilmeyi sağlar.
Büyük bir ihtimalle bilgisayarınızdaki klavyede 'F' ve 'J' ya da 'A' ve 'K'
tuşlarında da böyle birer çıkıntı olduğunu fark etmemişsinizdir. Bu çıkıntılar da
klavyeye bakmadan yazanlarda her iki elin klavyenin ortasını bulmasında
yardımcı olur.
Yine gözden kaçan bir ayrıntı ise tuşların diziliş şeklidir. Telefondaki tuşlarda en
üst sırada l, 2 ve 3 rakamları yer alırken bilgisayarımızda ve hesap makinemizde
tam ters şekilde 7, 8 ve 9 rakamları dizilmiştir. Bu diziliş şeklinde hesap
makinelerini ve bilgisayarları yapanlar, en süratli hesaplamayı esas almışlardır.
Tarihi çok daha eski olan telefonun başlangıcında ise, hızlı tuşlama pek önemli
kabul edilmemiştir. Ancak ev kadınları arasında yapılan bir araştırmada,
telefondaki dizilişin onlara daha kolay geldiği ve daha süratli uygulayabildikleri
saptanmıştır.
Bilmem hiç dikkat ettiniz mi, telefondaki tuşların içinde 'l' ve '0'ın üstünde hiç
harf yoktur. Ama daha şaşırtıcı bir tespit ise, birçok telefonda mevcut harflerin
içinde 'Q' ve 'Z' harflerinin bulunmamasıdır.
Günümüzde yaygın olarak acil servis (112), yangın ihbar (110), polis imdat (155)
ve alo trafik (154) gibi acil hizmetlere l ile başlayan, üç haneli numaralar
verildiği için, eğer l tuşunun üzerinde de harfler olsa idi, cep telefonunuzla bir
mesaj gönderirken, daha üçüncü harfte bu servislerden birine otomatik olarak
bağlanabilir ve bunların santrallerini lüzumsuz işgal edebilirdiniz.
'O' ise bilindiği gibi dahili santrallerde operatöre ulaşmada, şehirlerarası
numaralarda ve cep telefonlarında ilk çevrilen numaradır. Eğer bu 'O' tuşunun
üzerinde harf olsaydı, daha o harfe basar basmaz doğrudan santrale bağlanacak
ve santrallerin kilitlenmesine sebep olabilecektik.
Tabii telefonun üzerinde zaten on tane olan rakam tuşlarının ikisine harf
koyamayınca, geriye kalan 8 tuşa 24 harf yerleştirilebilmiş ve bu durumda
İngilizce'de en az kullanılan 'Q' ve 'Z' harfleri tuşların üzerinde yer alamamıştır.
Şimdiki cep telefonlarında' l' ve '0'ın üzerinde hala harf yok ama teknolojinin
gelişmesi sayesinde, bir tuşa dört harf konulabildiğinden 'Q' 7 tuşunda, 'Z' ise 9
tuşunda kendilerine yer bulabilmiş durumdalar.
6.10 Arabamızın aynaları niçin farklı gösteriyor?
Önce dikiz aynası ile başlayalım. Dikiz aynasını gece konumuna getirince,
arkadaki arabaların farlarının ışıklarının sizi rahatsız etmeden nasıl arkayı
görebildiğinizi hiç merak ettiniz mi? Eğer evinizde gece ışıklar açık ve dışarısı
karanlık iken pencerenin önünde durursanız, camdan aksinizi bir aynaya yakın
netlikte görebilirsiniz. Dikiz aynalarında da bu özellik kullanılır.
Dikiz aynasında arka arkaya ama birbirine açılı, 'V' şeklinde, önde düz bir cam,
arkada ise normal düz bir ayna vardır. Normal gündüz konumunda ayna kısmı
dik durumdadır ve camdan geçen ışıklar burada yansıyarak arkanızı görmenizi
sağlarlar.
Dikiz aynasını gece konumuna getirince, cam kısmı dik duruma gelir, açılı hale
gelen ayna kısmı ise arabanızın tavanını gösterir. Bu pozisyonda ayna kısmı
tamamen karanlık olan arabanın tavanını camın arkasına yansıtır ve evdeki cam
örneğinde olduğu gibi, dikiz aynasının cam kısmından arkadan gelen ışıkları
nispeten az ve gözlerinizi rahatsız etmeyecek şekilde görebilirsiniz.
General Motors ilgilileri, şimdi yeni bir dikiz aynası geliştirdiklerini söylüyorlar.
Bunda sadece tek bir yansıtıcı yüzey olacak ve üzerindeki özel film tabakası
sayesinde geceleri parlak far ışıklarını düşük düzeyde yansıtacak.
Birçok sürücü arabalarının sağ ve sol tarafındaki aynalardaki görüntülerin
farklılıklarına dikkat etmez. Genellikle sürücü tarafındaki ayna, düz ayna olup
arkadaki arabaların gerçek boyut ve uzaklıklarını gösterir.
Sağ taraftaki ayna düz değil bombelidir ve cisimleri daha küçük gösterir. Bu da
sürücülerin arkalarındaki araba daha uzaktaymış gibi algılamalarına sebep olur.
Ancak bu hali ile sağ taraftaki ayna arkayı daha geniş açıdan görme ve özellikle
sağ arka kör noktayı daha iyi izleme imkanını sağlar.
80'li yıllarda kullanıcıların istekleri doğrultusunda başlayan bu farklı görüntülü
ayna konulmasının getirebileceği sakıncalar göz önüne alınarak, son zamanlarda
yeni arabalarda sağdaki aynaya 'arabalar görüldüğünden daha yakındadırlar'
şeklinde bir ikaz yazılmaya başlanıldı. Şüphesiz sağ tarafa da bire bir ölçekte
gösteren bir düz ayna konulabilir ama burayı bombeli aynadaki kadar çok geniş
açıdan gösterebilmesi için, bu aynanın yüzeyinin de çok büyük olması gerekir.
6.11 Soğuk havada arabamız niçin zor çalışıyor?
Ülkemizin her tarafında olmasa bile, kışın çok soğuk geçtiği yerlerde, özellikle
sabahları soğuk havada arabaların motorunu çalıştırabilmek sorun olur. Bu
sorunun temel üç nedeni vardır ve birleştiklerinde sabahın köründe, soğuk
havada insana ter döktürürler.
Benzin de diğer sıvılar gibi soğuk havada daha az buharlaşır. Bunu yazın güneş
gören bir kaldırıma su döktüğünüzde görebilirsiniz. Buradan hemen buharlaşan
su, gölgedeki kaldırıma döküldüğünde kolayca buharlaşamaz, bir süre orada
kalır. Benzin de soğuk havada kolayca buharlaşamayınca, buji ateşlediğinde
tutuşması da zor olur.
Motor yağı soğuk havada kalınlaşır. Buna örnek olarak reçeli gösterebiliriz.
Sıcak havada daha akıcı olan reçel, buz dolabına konulup çıkartıldığında
kavanozdan daha zor akar. Böylece anahtarı çevirdiğinizde motorunuz, döner
kısımlarının olduğu yataklarda kalınlaşmış yağın direnci ile karşılaşır.
Soğuk havalarda akü de sorun çıkartır. Esasında akla şu soru gelebilir. Cep
radyonuzun pillerinin ömrünü uzatmak için buz dolabında saklanılması tavsiye
edilir, yani soğuk ortam pil için iyidir. Öyleyse bir çeşit pil olan akü soğuk
havada doğru dürüst niçin çalışmaz?
Araba aküsünden elektrik elde edilmesi de diğer pillerde olduğu gibi kimyasal
bir reaksiyondur. Ancak soğuk havada bu reaksiyon yavaşlar ve marş
motorunuza gerekenden daha az güçte elektrik gelir. Bu da motorun ilk hareketi
için gerekenden daha yavaş dönmesine neden olur.
Yeri gelmişken söyleyelim. Kalem pillerin içindeki de bir çeşit kimyasal
reaksiyondur. Özellikle kuru pillerin kullanılmadıkları zamanlarda bile çok az
da olsa elektrik kaçırdıkları bilinir. Bu nedenle bu kaçak kimyasal reaksiyonu en
aza ve yavaşa indirebilmek için, pillerin kullanılmadıkları zamanlarda buz
dolabında muhafaza edilmeleri tavsiye edilir.
Pillerin buz dolabına konulmaları ömürlerini artırabilir ancak kullanma
sırasında tam performans alabilmek açısından piller oda sıcaklığında
olmalıdırlar. Zaten günümüzün gelişmiş pilleri, o kadar uzun muhafaza ömrüne
sahiplerdir ki, buzdolabına konulup konul mamaları pek bir şey fark ettirmez.
6.12 Uçaklar arkalarında niçin bulut bırakıyorlar?
Bu, çocukların gökyüzüne bakarak en sık sordukları sorulardan biridir. Kim bilir
kaçımız, kaçamak cevaplar vermiş, uçağın motorlarından çıkan duman olduğunu
söylemiş ama aynı yükseklikte uçan her uçakta aynı şeyin olmadığını
açıklayamamışızdır.
Bir bulutun oluşabilmesi için, havanın, yeryüzünden buharlaşan suyu absorbe
edemeyecek, yani içine alamayacak kadar düşük sıcaklık ve basınçta olması, bir
de bulutu oluşturacak su damlacıklarının etraflarında tutunabilecekleri toz
parçacıklarının olması gereklidir. Yerden 10 bin metreden fazla yükseklikte uçan
yolcu ve savaş uçaklarının uçtuğu bu yükseklikte normal şartlarda hava çok
temizdir, hiç toz yoktur, yani bir bulutun oluşması için gereken şartlardan biri
eksiktir.
Bilindiği gibi jet uçaklarının motorları, ön taraflarından havayı alarak, yakıt ile
yakar ve işlev tamamlandıktan sonra, arka taraflarındaki küçük çaptaki
egzozdan büyük bir basınç ile dışarı verirler. Bu motorların aldıkları hava ile
birlikte giren su buharı, motorun içinde daha da koyu hale gelerek dışarıdaki çok
soğuk havanın üzerine püskürtülür. Buna teknik dilde 'sublime' olma olayı denir.
Yani buhar halindeki suyun, sıvı hale geçmeden, doğrudan donması, buz haline
geçmesidir.
Aslında uçakların arkalarında bıraktıkları bulut, insan yapısı bir buluttan başka
bir şey değildir. Soğuk havada verdiğimiz nefes havada nasıl buharlaşıyorsa
onun gibi bir şeydir. Deniz seviyesinde, yüksek sıcaklık ve basınçta buharlaşan
suyu hava kolayca absorbe eder. Yükseklik arttıkça, hava sıcaklığı ve basınç
düştükçe, hava artık su buharım içine alamaz hale gelir. Ancak bulutun oluşması
için bir üçüncü şart daha vardı, yani toz parçacıkları.
İşte burada toz parçacıklarının görevini, uçağın motorlarından egzost olarak
çıkan yakıt parçacıkları yerine getirir. Bu sayede bir bulutun oluşması için üç
şart da yerine getirilmiş olur ve motorların gerisinde uzun, ince bir bulut oluşur.
Esasında alçak irtifada uçan uçaklarda da aynı şey oluşur, motorlardan su
buharı salınır ama düşük ısı, nem miktarı, rüzgar yönü gibi etkenler tam
oluşmadığı için uçakların arkasında beyaz bulut oluşmaz. İlave edelim ki, bu
olayda uçağın ve motorlarının cinsi ve kapasitesinin hiçbir etkisi yoktur.
6.13 Helikopterlerin arka pervaneleri ne işe yarar?
Günümüz taşıtları içinde en çok yönlü ve şaşırtıcı olanı helikopterdir. Üç boyutta
da hareket edebilmesi, hemen hemen her yere gidebilmesi nedenleri ile uçaklarla
yapılamayan birçok özel görevlerde de kullanılabilirler. Ancak helikopterlerin
uçma mekanizmaları uçaklara göre oldukça karışık, üretim maliyetleri de daha
yüksektir. Helikopterleri uçaklardan ayıran önemli özellikler, havada asılı
durabilmeleri, kendi eksenleri etrafında dönebilmeleri ve geri geri
uçabilmeleridir.
Uçaklarda gerekli gücü motor sağlar ama asıl havada kalabilmelerini sağlayan
kanatlarıdır. Helikopterlerde ise havada kalmayı sağlayan motora bağlı
pervanelerdir. Onları bir çeşit dönen kanat olarak düşünebiliriz. Bir helikopterde
iki veya daha fazla kanat olabilir.
Kanatlara hafif bir açı verilip, ana motor çalıştırılınca, dönen kanatlar
helikopteri kaldırmaya çalışır. Yerde iken sorun yoktur ama havalanınca
helikopterin gövdesi, pervanenin dönüş yönünün tersine dönmeye başlar. İşte
burada bu hareketi durdurabilecek ilave bir güce ihtiyaç vardır.
Bu ilave gücü sağlamanın en kolay yolu, dönüş yönüne dik ilave bir pervane
koymaktır. Buna kuyruk rotoru denilir. Kuyruk rotoru aynen uçak pervanesi gibi
bir itiş gücü yaratır ve helikopterin gövdesinin dönmesini dengeleyerek sabit
kalmasını sağlar.
Kuyruktaki pervaneyi döndüren ayrı bir motor yoktur. Hareketini ana motordan
bir şaft ile alır ve altındaki dişli kutusu vasıtası ile dönmesi gereken devirde
döner. Helikopterleri tam olarak kontrol edebilmek için ana ve kuyruk
pervanelerinin ayarlanabilir olmaları gerekir. Kuyruk pervanesinde kanatların
eğimlerinin, yani açılarının ayarlanması ile helikopterin kendi ekseni etrafında
dönebilmesi sağlanır.
Ana pervane ise çok önemlidir. Yükseklik değiştirmeyi, ileri ve geri gitmeyi,
dönmeyi o sağlar. Bunun için de inanılmaz derecede dayanıklı olması gerekir.
İşin asıl sırrı ise ana pervanenin dönen kanatlarının eğiklik açılarının bir tam
tur süresince değişmesidir.
Helikopterlerin havada hareketsiz kalabilmeleri için pervanelerin açıları da sabit
olmalıdır. Bu açıları tüm kanatlarda aynı anda değiştirmekle alçalma ve
yükselme sağlanır. Kanatlar arkaya geldiklerinde açıları büyük, öne
geldiklerinde daha küçük ise ileri doğru hareket, tersi durumda da geriye doğru
hareket sağlanır.
6.14 Fotoğraflarda gözler niçin kırmızı çıkıyor?
Geceleri flaşla çekilen fotoğraflarda genellikle gözler kırmızı çıkar. Peki
fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her zaman olmaz? Niçin
gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda olmaz?
Gözümüz iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü koruyan ve
göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan damarlarından meydana gelmiş
ve ortasında göz bebeğinin bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde
fazla ışıkta göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık alabilmek için
büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü tabaka da retina adı
verilen, ışığa duyarlı kılcal damar ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.
Köpek, kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani
retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka vardır. Eğer karanlıkta
gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık tutarsanız, bu ışık gözlerinin
içinden yansır ve gözleri karanlıkta pırıl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin
retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur.
Fotoğraf makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık verir.
Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat bulamaz. Işık
doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan kılcal damarların görüntüsü
yansır. İşte flaşla çekilen fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina
tabakasındaki kılcal damarların görüntüsüdür.
Günümüzde, birçok fotoğraf makinesinde, gözün bu kırmızı görüntüsünü
azaltacak önlemler alınmıştır. Bu makinelerde flaş iki kere çakar. Birinci çakış
resim çekilmeden az önce olur ve gözbebeğinin küçülerek gözdeki yansımayı
azaltmasına zaman tanır. İkincisi de tam fotoğraf çekilirken olur ki, gözbebeği
olması gereken durumu almıştır zaten. Başka bir önlem de odadaki bütün
ışıkları açarak gözbebeğinin önceden küçülmesini sağlamaktır.
Geceleri flaşlı fotoğraflarda, gözlerin kırmızı çıkmasının önlenmesinin bir yolu da
flaşı objektiften olabildiğince uzak tutmaktır. Günümüzde fotoğraf makineleri o
kadar küçülmüştür ki, flaş makinenin bünyesinde ve objektife birkaç santim
mesafededir. Flaşın ışığı göze gelip yansıyarak geri döndüğünde doğrudan
objektife gelir. Gündüzleri ise gözümüze dışarıdan, her yönden ışık geldiği için,
flaşın ışığı bunların arasında daha az oranda gözümüze girer ve kırmızı göz olayı
yaratmaz.
6.15 Floresan lambalar niçin daha ekonomiktir?
Floresan lambalar ilk olarak 1939 yılında, NewYork Dünya Fuarı'nda 'General
Electric' tarafından sergilendi. Amerikan evlerinin elektrikle aydınlatılmasından
yaklaşık 60 sene sonra ortaya çıkan floresan lambanın bilinen ampul ile savaşı
günümüze kadar sürdü.
Aynı evin içinde banyoda yumuşak ışığı ile floresan galip gelebilirken, yatak
odasında mücadeleyi romantik ışığı ile ampul kazandı. Uzun mücadele sonunda
zafer floresanın oldu. Bunun esas sebebi ise evlerdeki tercihin değişmesi değil,
elektrik giderlerinin azaltılması gereken yoğun yaşamın olduğu işyerleri ve
okullardı.
18 Watt'lık bir floresan lamba, 75 Watt'lık bir ampul kadar ışık verebilir. Yani
floresanlar daha az enerji harcayıp, daha çok ışık verirler, yaklaşık yüzde 75
enerji tasarrufu sağlarlar. Piyasa satış fiyatları daha yüksektir ama en az on
misli daha uzun ömre sahiptirler. Işık tek bir noktadan değil de tüpün her
tarafından geldiği için daha fazla dağılır. Mavimsi ışıkları daha yumuşaktır ve
gözleri yormaz.
Floresan lambalarda, elektrik düğmesine basıldığında, transformerden geçen
elektrik, tüpün bir ucundaki elektrottan diğerine bir ark oluşturur. Bu arkın
enerjisi tüpün içindeki cıvayı buharlaştırır. Bu buhar elektrik yüklenerek gözle
görülmeyen ültraviyole ışınları saçmaya başlar. Bu ışınlar da tüpün iç yüzeyine
kaplanmış olan fosfor tozlarına çarparak görülen parlak ışığı oluşturur.
Floresan lambalar ilk açılışları sırasında çok elektrik çekerler. Halbuki bu
miktarda enerjiyi bir saatlik açık durumda ancak harcarlar. Ayrıca çok sık açıp
kapama ile ömürleri de kısalır. Örneğin tipik bir floresan lamba devamlı açık
bırakıldığında 50.000 saat çalışabilir. Üç saatlik aralarla kapanıp açıldığında
ömrü 20.000 saate düşer. Sonuç olarak floresan lambaları bir saat sonra
açacaksanız hiç kapatmamanız daha ekonomik olabilir. Normal ampullerde açıp
kapamanın ciddi bir etkisi yoktur.
Bazı insanların floresan tipi ışıklara duyarlıkları vardır. Aslında ayırt edemeyiz
ama floresanın ültraviyole içeren arkı saniyede 120 kez çakar. Işığın bu frekansı
bazı insanlarda migren denilen baş ağrıları yaratabilir. Bu titreşimleri lambaya
doğrudan baktığınızda göremezsiniz ama gözünüzün köşesinden baktığınızda
görebilirsiniz.
Evlerdeki çiçekler genellikle yeşil yapraklı olup, ışığın kırmızı ve mavi kısmını
absorbe ederler. Mavi onlar için özellikle önemlidir. Ampul ışığında mavi renk
çok azdır. Bu nedenle evdeki çiçekler için floresan lambalar daha faydalıdır.
6.16 Paraşütle ilk nasıl atlanıldı, kim atladı?
Aslında en çok merak edilen paraşütün icadından çok, onunla havadan ilk kimin
atladığıdır. Kim böyle bir şeyi ilk defa denemeye cesaret etmiştir? Sanıldığının
aksine paraşüt uçaktan sonra değil, yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zaman önce,
balonla hemen hemen aynı tarihlerde ama çok ayrı çalışmalarla icat edilmiştir.
Paraşüt fikri eski Çin'e kadar gider. Günümüzdeki paraşüte benzer bir şeyler
geliştirilmiş ama oyuncak olmaktan öteye geçememiştir. Leanorda da Vinci'nin
de bu konudaki çalışmaları biliniyor. Bu fikri hayata ilk geçiren kişi ise
Fransa'da 1783 yılında Louis-Sabestian Lenomand olmuştur.
Lenomand 4.5 metre yükseklikteki bir ağaçtan, omuzlarına birer adet bir çeşit
şemsiye bağlayarak ilk deneyimini yapmıştır. Ancak o, buluşunu o seviyedeki bir
yükseklikten, yangın çıkan bir binadan atlayarak kaçmak için düşünmüştü.
Ciddi anlamda ilk atlamanın şerefi ise Fransız Andre-Jackques Garnerin'e aittir.
1769 Paris doğumlu Garnerin Fransız ordusunda 1793 yılında müfettiş olmuş,
İngiltere'de iki yıl hapis yatmış ve dönüşünde 1797 yılında ilk atlayışını 1.000
metreden bir balondan yapmıştır. Bu ilk paraşüt şemsiye şeklindeydi, çapı yedi
metreydi ve ketenden yapılmıştı. Garnerin daha sonra birçok gösteri atlayışı
yapmış, hatta bir keresinde 1802 yılında İngiltere'de 2.400 metreden atlamıştır.
Önceleri ketenden yapılan paraşütler, sonraları ipekten yapılmaya başlanıldı.
Uçaktan ilk atlayışı gerçekleştiren ise 1912 yılında, ABD Kara Kuvvetleri'nden
Yüzbaşı Albert Berry oldu.
Birinci Dünya Savaşı başlarında uçaktan paraşütle atlamanın pratik olmadığı
görüşü hakim olduğundan, sadece gözetleme balonlarında görevli olanların, uçak
saldırılarından kaçışlarında çok yaygın olarak kullanılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru paraşütün uçak pilotlarının da can
dostu olduğu anlaşılmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nda ise uçak ebatlarının
büyümesi ve teknolojilerinin gelişmesi ile insanların ve birliklerin yere
indirilmeleri dışında silahları indirmek, mahsur kalan birliklere ikmal
malzemesi göndermek, ajanları indirmek gibi birçok alanda kullanılmışlardır.
6.17 Bumerang nasıl geri gelebiliyor?
Bilinenin aksine bütün bumeranglar geri gelmezler. Fırlatana geri dönebilen
bumeranglar sadece Avustralya yerlileri Aborijinler tarafından spor olarak veya
kuş sürülerini avlamakta kullanılırlar. Aborijinlerin tarih öncesi zamandan beri
bumerangları kullandıkları biliniyor.
Bumerangın İngilizce'de 'boomerang' olan ismi de Aborijinlerin kullandığı
isimden türemiştir. Aslında bugün Avustralya'da kullanılan ve bu kıtaya özgü
isimlerin çoğunun kökeni Aborijinlerden kaynaklanır. Örneğin Avustralya'yı ilk
keşfedenler kanguruları görünce çok şaşırmış ve Aborijinlere bunların isimlerini
sormuşlar, onlar da 'kanguru' cevabını verince, bu acayip hayvana kanguru
ismini vermişlerdir. Halbuki kanguru Aborijin lisanında 'bilmiyorum' demektir.
Bumerang şeklinde ancak geri dönme özelliği olmayan benzerlerinin Aborijinler
gibi Mısır'da, güney Hindistan'da, Endonezya'da (Borneo) ve Amerika'da yerliler
tarafından tarihin ilk çağlarından itibaren kullanıldığı biliniyor. Bu tipler daha
uzun ve ağırdırlar. Av hayvanlarını öldürmede kullanılırlar. Savaşlarda çok ağır
yaralanmalara ve ölümlere sebep olurlar. Hatta bazılarının ucu tesiri arttırmak
için kanca şeklinde yapılır.
Aborijinlerin yaptıkları geri dönebilen bumeranglar ise hafif ve ince olup toplam
uzunlukları 50 - 75 santimetre, ağırlıkları da 350 gram civarındadır.
Bumerangın iki kolunun ucu yapılırken veya yapıldıktan sonra kül ile ısıtılarak
birbirinin aksi istikamete kıvrılır.
Bumerang yere paralel veya biraz aşağı doğru atılırsa biraz sonra yükselişe
geçerek, 15 metre yüksekliğe kadar tırmanır.
Eğer bir ucu yere çarpacak şekilde atılırsa, yere çarpan bir mermi gibi müthiş bir
hızla dönerek yükselir, 45 metrelik bir daire veya elips çizerek yörüngesini
tamamlar, fırlatanın yakınına düşer.
Bumerangın nasıl geri döndüğü günümüzün bilim insanları tarafından tam
anlaşılmış değildir. Dönüşün aerodinamik kaldırma gücü ile üç eksende yaptığı
cayroskobik dönüşün birleşiminin yarattığı sanılmaktadır. Geri dönebilen
bumerangların, diğerlerinin uçuş şekillerinin gözlemlenerek veya tamamen
tesadüf sonucunda geliştirildiği sanılıyor.
Aborijinlerin bumerangla kuş avlamaları ise ilginç. Bumerangı, kuş sürülerinin
uçuş yüksekliğinin üzerine fırlatıyorlar. Bumerangın yerdeki gölgesini gören
kuşlar arkalarında yırtıcı bir kuş olduğunu sanıyorlar. Kaçmak için dalışa
geçiyorlar ve sonunda ağaçlar arasına gerilmiş ağlara takılıyorlar.
Bumerang fırlatma, tarihte kaydedilmiş en eski sporlardan biridir. Günümüzde
başta ABD'de olmak üzere bazı ülkelerde, hedefe yakınlık, mesafe, hız ve
yakalama kategorilerinde spor olarak hala yapılıyor.
6.18 Kağıt nasıl yapılıyor?
Kleopatra, Konfüçyüs, Einstein, Edison, Ts'ai Lun. Bütün bu kişilerin içinde
insanlık tarihinin gelişimine en büyük faydası olan kimdir dersek, herhalde Ts'ai
Lun demezsiniz. Ama O'dur. Ts'ai Lun günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce
Çin'de yaşayan bir memurdu ve MS 105 yılında bugünkü kullanılan hali ile
kağıdı icat etti. Dutağacı kabuğu, kenevir ve kumaş paçavralarını suyla
karıştırarak ezdi, lapa haline getirdi, presleyerek suyunu çıkardı ve bu ince
tabakayı kuruması için güneşin altında ipe astı.
Aslında insanlar MÖ 3500 yıllarında bile üzerine yazı yazabilecek çeşitli şeyler
kullanıyorlardı. Kağıdın icadı sonraki devirlerde Çinlileri dünyanın en gelişmiş
kültürünün sahibi yaptı. Şaşırtıcıdır ki, Orta Asya'ya 751, Bağdat'a ise 793
yılında ulaşan Ts'ai Lun'un kağıt yapma metodu, Avrupa'ya 1000 yılda gelemedi.
Avrupa'da ilk kağıt ancak 1151 yılında İspanya'da yapılabildi.
Özellikle matbaanın icadı ile birlikte kağıda olan ihtiyaç gittikçe büyüdü. Yeterli
hammadde bulmakta zorlanıldı. Ayrıca bu şekilde kağıt imalatı çok zaman
alıyordu ve dünyanın bir çözüme ihtiyacı vardı.
Kesin tarih bilinmiyor ama yaklaşık 18. yüzyılın başlarında Fransız bilimci
Rene-Antonie Ferchault de Reaumur ormanda ağaçların arasında yürürken bir
yaban arısı kovanı gördü. Yaban arıları evlerinde olmadığından durup kovanı
incelemeye başladı. Birden kovanın kağıttan yapılmış olduğunu gördü. Peki
onlar paçavra kullanmadan kovanı nasıl yapıyorlardı? Sadece paçavra değil,
kimyasallar, ateş ve karıştırma tanklarını da kullanmıyorlardı. Arılar insanların
bilmediği neyi biliyorlardı ?
Aslında her şey çok basitti. Kısa bir gözlem sonucunda gördü ki, yaban arıları
ince dalları veya çürümüş kütükleri kemirir gibi ağızlarına alıyorlar, burada
mide sıvıları ve salyaları ile karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada
kullanıyorlardı. Reaumur arıların sindirim sistemini de inceleyerek buluşunu
1719 yılında Fransız Kraliyet Akademisi'ne sundu.
İlk kağıt makinesi 1798 yılında yapıldı. Ancak bu geniş bir kayışın dönerek
fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kağıt haline getirdiği, her dönüşte tek bir kağıt
yapabilen basit bir makine idi. Silindirli makine çok geçmeden 1809 yılında John
Dickinson tarafından icat edildi.
Günümüzde kağıt üretimi yüksek teknoloji ile ve tam otomatik olarak
yapılabilmektedir ama işlemin aslı esas olarak değişmemiştir. Kağıtların
arasındaki kalite farkını kullanılan lifin türü, lapanın hazırlanışı, içine katılan
malzemeler, kimyasal veya mekanik metotlar belirler. Her ne kadar liflerin elde
edilmesinde ağaçlar ana kaynak ise de özellik taşıyan kağıtların yapılmasında
günümüzde sentetik lifler de kullanılmaktadır.
6.19 En yüksek ses hangisidir?
Sesin seviyesini ölçmede kullanılan birim Desibel'dir ve kısaca dB olarak yazılır.
İnsan kulağı inanılmaz şekilde hassas olduğundan bu dB ölçüsü de biraz
tuhaftır. Kulağımız en hafif bir yaprak hışırtısından, jet motorunun yüksek
sesine kadar her şeyi işitebilir. Halbuki jet motorunun sesi insanın işitebileceği
yumuşak bir fısıldamadan bir trilyon kat daha fazladır. İnsan kulağı aralarında
bir dB fark olan sesleri bile ayırt edebilir.
Desibel seviyesi matematik dilinde "eksponenşıl" denilen şekilde (aynen deprem
ölçüsü 'rihter'de de olduğu gibi) katlanarak artar. İnsan kulağının işitebileceği en
düşük ses seviyesi yani sessizlik O (sıfır) dB'dir. Bu seviyenin 10 kat fazlası 10
dB, 100 kat fazlası 20 dB, 1000 kat fazlası 30 dB'dir ve böyle artarak gider. Şimdi
bazı seslerin seviyelerine bakalım.
Sesin şiddet faktörü => Ses seviyesi (dB) => Sesin kaynağı
1.000.000.000.000.000.000 => 180 => Roket sesi
1.000.000.000.000.000 => 150 => Jet uçağının kalkışı
1.000.000.000.000 => 120 => Gök gürültüsü
100.000.000.000 => 110 => Klakson sesi (l metreuen)
10.000.000.000 => 100 => Metro istasyonu
1.000.000.000 => 90 => Mutfak blenderi
100.000.000 => 80 => Saç kurutucusu
10.000.000 => 70 => Otobandaki trafik
1.000.000 => 60 => Normal konuşma
10.000 => 40 => Oturma odası
1.000 => 30 => Kütüphane, hafif fısıltı
10 => 10 => Yaprak hışırtısı
l 0 => İşitmenin alt sınırı
Yukarıdaki bütün ses seviyeleri kaynağın yakınından alınmıştır. Kaynaktan
uzaklaştıkça bu seviyeler mesafeye bağlı olarak düşer. 85 dB'in üzerindeki sesler
işitme duyusunun kaybına yol açabilir. Tabii bu süreye de bağlıdır. 10 saat 95 dB
seviyesindeki sese maruz kalmak zarar verebilirken, çok kısa sürede 120 dB'lik
bir ses seviyesi kulağa zarar vermez.
Sesin iki temel özelliği vardır. Biri yukarıda belirttiğimiz şiddeti veya seviyesi,
diğeri de frekansı. Ses hava dalgaları ile yayıldığından bir saniyedeki dalga
sayısı frekansını verir. Ve bu da 'Herz' birimi ile ifade edilir. Sesin şiddeti ile
frekansı arasında bir bağlantı yoktur. İnsan kulağı 20 ile 20.000 Herz arasındaki
sesleri algılayabilir. 20.000'in üstü ultrasonik sesler olup bu sesleri insan kulağı
algılayamaz.
Sesin bir kulağımıza gelmesi ile öbürüne gelmesi arasında saniyenin milyonda
biri kadar bir süre olmasına rağmen sinir sistemimiz bunu beynimize ulaştırır ve
sesin hangi yönden geldiğini algılarız. 85 dB'in üstü insan kulağı için zararlı iken
bebeklerin ağlaması 100 dB'in de üstündedir. Anneler, babalar bebeklerinizi
ağlatmayın, sonra zararı size dokunabilir.
6.20 Paslanmaz çelik niçin paslanmaz?
Çelik ile demir arasında çok az bir fark vardır. Saf demir bir bakır kadar
yumuşaktır. Onun içine yüzde 2'ye kadar karbon katılması ile inanılmaz bir
mukavemet, sertlik ve mekanik özellikler elde edilir ki, adı artık çeliktir.
Demirin bol olması, kolay ve ucuz elde edilmesi nedeniyle çeliğin de kullanımı
çok yaygındır. Ancak çelikte de, demirde olan bir zayıf nokta vardır. Paslanma,
diğer bir deyişle oksidasyon.
Günlük hayatımızda kullanılan eşyaların paslanması sonucu her yıl dünyada
milyonlarca dolar boşa gitmektedir. Bu kaybın büyük bir kısmı demir ve çeliğin
paslanmasından dolayıdır. Paslanmayı kısaca demirin havadaki oksijen ile
birleşmesi olarak tanımlayabiliriz. Aslında bu elektro kimyasal bir reaksiyondur.
Bu nedenle malzemenin bir yerinde başlayan paslanma boyanın altından geçerek
diğer bir yerde ortaya çıkabilir.
Sadece demir ve çelik değil diğer metaller de paslanır. Örneğin, alüminyum,
pirinç, bronz gibi. Ancak onlarda malzeme ile oksijenin birleşmesinden oluşan
çok ince tabaka, daha oluşur oluşmaz malzemenin hava ile temasını keserek
koruyucu bir rol oynar, paslanmanın ilerlemesini önler. Bu tabaka o kadar
incedir ki, malzemenin rengi hemen hemen değişmez. Demirdeki paslanmanın
özelliği onun ve oksijen atomlarının boyutlarındaki büyük farktan dolayı yüzeyde
sağlam bir birleşme olamaması, paslanmanın malzemenin içine nüfuz etmesi,
sadece görüntü değil mukavemetin de bozulmasıdır.
Paslanmada havadaki nemin de etkisi büyüktür. Reaksiyondaki su miktarı pasın
rengini de belirler. Bu nedenle pasın rengi siyah veya çok koyu kahverengi
olabildiği gibi sarımtırak da olabilir. Paslanmanın hızını artıran faktörlerden bir
diğeri de tuzdur. O da bu elektro-kimyasal reaksiyonun hızını arttırır. Kışın kar
nedeni ile yollarına tuz dökülen yerler ve deniz kenarlarında paslanma daha
hızlı olur.
Paslanmaz çelikten önce, paslanmayı önlemek için malzeme boyanıyor veya
galvaniz kaplanıyordu. Bu çözümler de özellikle sağlık ve gıda sektöründe başka
sorunlar yaratıyordu. İlk paslanmaz çeliği Harry Brearley, 1913 yılında
tesadüfen keşfetti. Tüfek namluları için çeşitli metalleri birleştirerek deneyler
yaparken bazılarının paslanmaya karşı dirençli olduklarını gördü. Her büyük
buluşta olduğu gibi, o da bunu sanayicilere kabul ettirebilmek için uzun bir
uğraş verdi.
Krom gibi bazı metaller, atom boyutlarının birbirine yakın olmasından dolayı
oksijenle çok kolay ve süratli birleşirler. Kalınlığı birkaç atom olacak kadar çok
ince ama çok sağlam bir tabaka oluştururlar. Başka reaksiyon olmaz. Bu tabaka
zedelense bile tekrar oluşur. Krom belli bir oranda çeliğe katılırsa yine aynı olay
olur, çelik artık paslanmaz.
Paslanmaz çeliğin içinde yüzde 10-30 krom vardır. Bu orana ve eklenecek nikel,
titanyum, alüminyum, bakır, sülfür, fosfor ve benzeri elemanlara bağlı olarak
kullanım yeri değişir.
6.21 Arabalarda hava yastıkları nasıl çalışıyor?
Hava yastıkları 80'li yılların başında ortaya çıktıklarından beri binlerce hayatı
kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların
yere çakılmalarında bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda
alınmıştı.
Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle karşılaşıldı.
Basınçlı havanın araba içinde muhafazası, süratle şişmenin sağlanması, ani
şişme sırasında yastığın patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi
vs...
Hava yastığında üç ana parça vardır. Birincisi yastığın kendisi ki, ince naylon
iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine sarılmıştır. Aslında sürücü
tarafındaki hava yastığı diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir silindir
şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir.
İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön tarafında bir
sensör vardır. Bir tuğla duvara yaklaşık saatte 15 - 25 kilometre süratle
çarpıldığında oluşacak kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.
Son olarak da şişirme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış veya basınç
altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle şişmezler. Bir kimyasal
reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu kimyasal reaksiyonun ana maddesi 'sodyum
azide'dir, yani NaN3. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca
anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az miktarından, yani 130
gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.
Ancak bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok reaktiftir. Su ile
birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna ve ağza ağır tahribat verebilir. Bu
tehlikeyi önlemek için hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile
birleşebilecek bir gaz daha kullanıyorlar ki, bu da potasyum nitrattır (KNO3). Bu
reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.
Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaNS'ün
bulunduğu tüpe bir elektrik sinyali gönderir. Burada çok küçük bir spark oluşur
ve bunun yarattığı ısıdan da NaN3 çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına
dolarak şişirir. Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması ile yastığın
şişmesi arasında geçen zamandır. Sadece 30 milisaniye yani 0.030 saniye.
Bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi kendine söner
ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına mani olur.
7.01 Biber neden acıdır?
Biber acı değildir. Acı, tatlının tersidir ve acıya örnek olarak kivinin veya
greyfurdun tadı gösterilebilir. Biber acı değil yakıcıdır. Bunun tersi ise serinletici
olup, buna da örnek olarak nane veya mentol gösterilebilir.
Biberin yakıcılığı, içinde bulunan kapsaisin adı verilen bir tür bileşikten
kaynaklanır. Bu maddenin büyük bir kısmı, biberin etli kısmında ve
tohumlarında bulunur. Bu nedenle ucu pek yakıcı olmayan biberin, yenildikçe
yakıcılığı daha çok hissedilir.
Kapsaisin maddesi bibere yakıcılık vermekle kalmaz, cilde temas ettiğinde
tahrişe de yol açar. Hatta bu özelliğinden dolayı bazı romatizma ilaçlarının
formüllerinde de kullanılır.
Yeşil biber kırmızı olanından daha yakıcı değildir. Yakıcı biberler koyu renkli ve
çok sivri uçludur. Biberler A ve C vitaminleri bakımından çok zengin olup, sıcak
havada yenilen yakıcı biberler insanı terletirler ve terin buharlaşmasıyla
insanda bir serinlik hissi duyulur.
Buna karşın, biberin içindeki kapsaisin maddesi, insanda tükürük salgısını da
arttırır, solunum ve kan basıncında değişimler yaratır, bağırsaklarda emil imin
azalmasına yol açar.
Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda, diğer kanserojen maddelerle
birlikte alındığında, karaciğer kanserinin ortaya çıkmasında, hızlandırıcı rolü
olduğu konusunda ciddi kuşkular vardır.
Biberden ağzımız yanınca çoğumuz hemen su içeriz ve bir işe yaramadığını
görürüz. Peki nasıl oluyor da, biberin yakıcı tesirini su gideremiyor? Sebebi basit,
yağ ve su kesinlikle birbirlerine karışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi
yağlı olduğu için, ne kadar su içerseniz için onunla birleşmez. En iyi metot
ekmek yemektir. Ekmek bu yağı absorbe eder ve mideye taşır.
Bir diğer etkili yol da süt içmektir. Sütün içindeki kasein maddesi bir deterjan
görevini üstlenir, biberin yağı ile karışarak ağzı temizler. Bu da yeterli değilse
rakı içilmesi Önerilir. Rakı da diğer alkol içeren sıvılar gibi yağı çözer ve sorunu
giderir, ama sonuçları ertesi sabah ortaya çıkacak başka sorunlar getirir.
7.02 Hamburgerin adı nereden geliyor?
'Ham' kelimesinin İngilizce'deki anlamı 'domuzun bacağının üst kısmından
tuzlanarak ve kurutularak yapılan yemek' demektir. Öyleyse hamburger domuz
etinden yapıldığı için mi bu adı almıştır?
Kesinlikle hayır! Hamburgerin tarihi Orta Asya'ya Tatar diye bilinen Türk
toplumlarına kadar uzanır. O zamanlar savaşçı Tatar atlıları çiğ et yiyorlardı.
Zamanla bu eti eğerlerinin altına koyduklarında, uzun seferlerde atın hareketleri
sonucunda bu etin bir şekilde az da olsa piştiğini ve daha kolay çiğnenebilir hale
geldiğini keşfettiler.
Yıllar geçtikçe, Asya steplerindeki uzun seferlerinin sonunda bu eti eğerin
altından çıkarttıklarında ona tuz, biber ve soğan da ilave ettiler ve sonunda
bugünkü bilinen 'Tatar Bifteği' ortaya çıktı.
Almanya'nın Hamburg şehrinden bir tüccar, ticaret amacı ile gittiği Orta Asya'da
19. yüzyılın ortalarında Tatar Bifteği'ni görür ve Almanya'ya getirerek Hamburg
Bifteği olarak sunar. Daha sonraları bir aşçı bu eti kızartarak servise sunar ve
ona 'Hamburg'a ait' anlamında hamburger adını verir.
Hamburger Almanya'yı iki yolla terk eder. Yine 19. yüzyılda bir fizikçi ve aynı
zamanda yemek geliştirme uzmanı olan Dr. J. H. Salisbury hamburgeri
İngiltere'ye getirir. Salisbury sağlıklı bir yaşam için günde üç kere, önceden sıcak
su ile yıkanmış biftek yenilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu şekilde hazırlanan
hamburgere İngiltere'de 'Salisbury Bifteği' adı verildi.
Diğer yolla ise, 19. yüzyılın sonlarında Alman göçmenleri ile Amerika'ya gitti.
Hamburger etinden yapılan köftelerin ismi burada hamburger olarak yerleşti.
Yani tarihinin hiçbir safhasında hamburgerin içinde domuz eti olmadı. Gerisin
geriye Türkiye'ye döndüğünde ise tarihinin atalarımıza dayandığını bilmeyenler
geleneksel damak tadımıza uygun olmadığını ileri sürdüler.
Bu arada belirtelim ki, Birinci Dünya Savaşı sonrası ABD'de İngilizce'deki
Alman kökenli kelimeleri ayıklamak için yapılan çalışmada, hamburgerin ismi
de 'Salisbury Bifteği' olarak değiştirilmeye çalışıldı, ama tutmadı.
7.03 Yiyecekler tuzlanarak nasıl saklanabiliyor?
Yiyeceği tuzlamak insanlık tarihinde bilinen en eski muhafaza metodudur.
Arkeolojik kazılarda bu usulün taş devrinde bile bilindiğine dair bulgular elde
edilmiş, hatta Çin'de bu konuda MÖ 2000 yıllarına dayanan kayıtlar
bulunmuştur. Romalılar eti, balığı, zeytini, karidesi ve peyniri tuzlayarak
saklıyorlardı. Eski Mısır'da da ölülerin vücutları bozulmamaları için tuzla
kaplanıyordu.
Tuz, suyu çok seven bir kimyasaldır. Yiyecekteki suyu emerek, bakterilerin
gelişmek için muhtaç oldukları nemli ortamı ortadan kaldırır ve bakterilerin
yiyeceği bozmalarını önler. Tuz aynı zamanda bu bakterileri kendisi de doğrudan
öldürür. Günümüzde eti muhafaza etmek için tuza kuvvetli bir bakteri düşmanı
olan 'potasyum nitrat' da ilave edilir.
Aslında tuzlama bir tür pişirmedir. Et ve balığı tuzladığımızda aynen onları
pişirmişiz gibi kimyasal bir reaksiyon oluşur (lakerdayı hatırlayın). Tuzlanan
ette proteinler gevşer ve çözünür ki, bu, et ısıtıldığında olan olay ile aynıdır.
7.04 Soğan doğrarken niçin gözümüz yaşarır?
Soğanın anavatanının Güneydoğu Asya olduğu sanılıyor. Günümüzde ise
dünyanın her yerinde, özellikle sıcak iklim kuşaklarında yetiştirilmekte ve
tüketilmektedir. Soğanın tarihi o kadar eskiye gitmektedir ki, kayıtlı tarihten de
önce Çin, Hindistan ve Ortadoğu'da yiyecek olarak kullanıldığı tahmin ediliyor.
Soğan besleyici bir gıda olmasının yanı sıra müthiş bir aromatik özelliğe de
sahiptir. Bu aromada içindeki kükürtlü maddelerin büyük etkisi vardır, ancak
aroma tek başına kükürtlü maddelerden kaynaklanmamaktadır. Soğan ve
sarmısakta sülfür ihtiva eden aminoasitlerin türevleri de vardır.
Bir soğanı kestiğinizde bunlardan 'S1 propenylcysteine-sulphoxide' adı verilen
kısım çözülür ve gözlerimizi tahriş eden 'proponal-S oxit' adlı kısmı ortaya çıkar.
Kimya ilminin karışık kelimeleri aklımızı karıştırmadan esasa geçersek, bu
maddenin gözümüze değmesi ile bir çeşit hidroliz olur ve içinde eser miktarda
bulunan sülfrik asit gözümüzü yakar ve yaşarmasına neden olur.
Bu bileşimler çok dengeli değillerdir. Örneğin çok düşük bir ısı işlemi sonucunda
dahi tamamen yok olurlar. Bu nedenle de pişmiş soğanda hiç bulunmazlar ve göz
yaşartamazlar. Soğan doğrarken gözlerinizin yaşarmaması için önerilen birçok
önlem vardır.
Önce en ciddisini söyleyelim. Bazı aşçılar soğanı kesmeden önce ıslatmayı,
keserken de ıslak tutmayı veya soğanı çeşmeden akan suyun altında kesmeyi
öneriyorlar. Bir başka görüş ise soğan doğrarken ağızdan nefes almayı tavsiye
ediyor. Bu görüşe göre gaz nefesimizle birlikte burnumuza girip gözümüze
yaklaşmak yerine doğrudan ciğerlerimize girer ve çıkarmış. Bunu sağlamak için
de dişlerimizin arasına bir metal kaşık koymak yeterliymiş.
Soğan doğrarken gözlerin yaşlanmasını önlemek için, dudaklar arasında bir
limon dilimi, dişler arasında bir kesme şeker veya dörtte bir dilim ekmek
bulundurmayı önerenler de var. Böylece ağzımıza alacağımız bu gibi şeylerin,
aldığımız nefesteki sülfür gazını emdiğini iddia ediyorlar.
Diğer görüşler ise, soğanın doğranılmasına tepesinden başlanılması ve
cücüğünün en sona bırakılması veya soğanın doğramadan önce yarım saat
buzdolabında tutulması şeklinde. Soğan doğrarken deniz gözlüğü veya kontakt
lens takılmasının faydalı olacağını ileri sürenler de var. Bu kadar çok önlem
seçeneğinin içinde, siz bir tanesini bile uygulamıyorsanız, yapacak bir şey yok,
soğanı ağlaya ağlaya doğramaya devam edeceksiniz.
7.05 İnsanlar yiyeceklerini niçin pişirerek yerler?
Vejetaryenler, yani etyemezler lobisine göre, et yemek insan doğasında yoktur.
Et yemenin insan sağlığı üzerine olumsuz etkisi